Sanal'da Ara

Anarşizmin Anti-Kapitalist Direniş Vaadi PDF   E-mail
19 Temmuz 2009 - Cindy Milstein 

 


[Zcommunications’ın ev-sahipliği yaptığı Reimagining Society Project’e katkı]

 

 

Pek çok kişiye göre, Kasım 1999 Dünya Ticaret Örgütü protestolarını selamlayan dondurucu yağmur ve zehirli sis arasında "yeni bir anarşizm" doğmuş gibi görünüyor. Lakin, bu radikal direniş ve yeniden yapılandırma hareketleri, gelişen toplumsal hareketlerin soysuz çocuğu olmak bir kenara on yıllardır kendisini dönüştürüyor. Seattle'daki doğrudan eylem olsa olsa bunu yeniden görünür kılmayı başardı. Anarşizm, kendi payına, bu tarihsel hareket için zorunlu bir uygulama kaynağı oldu. Ve böylece, yalnız güncel anti-kapitalist hareketlerin şekillendirilmesine yardım etmekle kalmadı; ayrıca temsili demokrasi ve kapitalizmin hegomanyasını yerinden etme potansiyeli taşıyan özgürlük ilkelerini de ifşa etti.

On dokuzuncu yüzyıldaki başlangıcından beri, anarşizm, daima, özgür bir topluma yakınsadığını iddia ettiği bir takım ahlaksal görüşler önerdi. Kendi dönemindeki tabirlerle, İtalyan anarşist Errico Malatesta (1853-1932) uzun zaman önce anarşizmi "insanların kardeşçe yaşadığı, kimsenin başka birisini baskılayacak ve sömürecek pozisyonda bulunmadığı, azami ahlaki ve maddi gelişimleri sağlayacak araçların herkes tarafından erişilebilir kılındığı bir toplumsal yaşam şekli" olarak tanımlar. [1] Bu kısa ve öz tanım, hâlâ anarşizmin kapsayıcı amaçlarını ifade ediyor. Yine de, sosyalizmin bu özgürlükçü hali kendi zamanında uluslar üstü ve çok kimlikli bir dünyayı savunmada, işbirliği ve ayrışma temelinde nitelikli bir hümanizm için mücadelede başı çekebilirdi. Bu küreselleşme kapsamında nihayet anarşizmin bu dönemlere ve böylelikle insanların umutlarına ilişkin söz söyleyebileceği zaman tam da şu andır. Anarşizm tam da küreselleşme bağlamında, bu döneme ve böylelikle halkların umutlarına dair söz söyleyebilir. Kendi özlemlerini tam anlamıyla karşılayıp karşılamayacağı ise görülmeyi bekliyor. 


Görüşün Görünür Kılınması

Anarşistler tarafından geliştirilen değerlerin ve örgütlenme şekillerinin embriyoları dünyanın çeşitli yerlerinde farklı çağlarda bulunabilirken, anarşizmin ayrı bir felsefe olarak ortaya çıkışı 19. yüzyılın ortalarında Avrupa'da olmuştu. İngiliz "özgürlük felsefecisi" William Godwin (1756-1836) 1793 tarihli An Inquiry concerning Political Justice'ta devletsiz bir toplumun sürdürülebilir bir teorisini yazan ilk Aydınlanma düşünürüydü, fakat anarşizm teriminin belirli çekirdek ilkeler etrafında sonraki birkaç on yıl içinde toparlaması, 1840'ta Mülkiyet Nedir?de "anarşide düzen arayan toplum"u yazan Pierre-Joseph-Proudhon'a kadar gerçekleşmedi. Godwin'in siyasal teorisi kültürel duyarlılıklarının özgürlükçü karakterine ulaşamadı. Proudhon da birçok cephede patriarkal ve anti-semitik fikirlerinden dolayı kapitalizmin içsel mantığıyla mücadelesindeki başarısızlığından dolayı kesinlikle kınanmış olmalıdır. Klasik anarşizmin memnuniyet verici bir portresini çıkarmak Rus aristokrat Peter Kropotkin'den (1842-1921) Yahudi kökenli Alman entellektüel Gustav Landauer'e (1870-1919) ve birçoğu önemli olduğu kadar az bilinen radikallere düşmüştür: dayatılan her türlü otorite ve baskıyı yerin dibine sokan ütopyacı politik felsefe.

Sosyalistler olarak anarşistler, özellikle, Sanayi Devrimi sırasında şimdiye dek hayal dâhi edilmeyecek eziyetlerden sorumlu olan kapitalizmle ilgilenmişlerdi. Anarşistler umutlarını öncelikli olarak işçilerin toplumsal ilişkilerini dönüştürmeye, özel mülkiyetin sonlandırılması için sınıf mücadelesinden kaynaklanan iktisadi kategorilerden faydalanmaya bağladılar. Devrimci solda olan herkes kapitalizmin düzeltilemeyeceği ve lağvedilmesi gerektiği konusuda hemfikirdi. Fakat diğer sosyalistlerin aksine, anarşistler, devletin insanlığı köleleştirmede suç ortağı olduğunu ve kimsenin geleneksel anlamda bile devletçiliği kapitalizmden sosyalizme geçiş aşamasında devreye sokmaması gerektiğini sezdiler. Anarşistlere göre, sınıfsız fakat hala devletçi olan toplum çoğunluk için tahakkümle damgalanmış bir dünya tesis edebilirdi. Anarko-sendikalist Rudolf Rocker'ın (1873-1958) 1938'de ifade ettiği gibi, "sosyalizm ya hür olacak ya da hiç olmayacak."[2] Bu ve diğer sebeplerle, anarşizm, sadece kapitalizme değil ayrıca devletlere ve örgütlü din, zorunlu eğitim, militarizm ve evlilik gibi diğer zorunlu, birbirine bağlı kurumlara direniş göstermesiyle sosyalizmin dışına doğru evrildi. Bu nedenle, anarşizm için, en genel anlamda "tüm anarşistler sosyalistir, fakat tüm sosyalistler anarşist değildir." ifadesi söylenegelir. 

Bu ifade, strateji sorularına bağlı olarak da okunabilir. Çoğu sosyalist, en azından radikal olanları, "devletin yıkılmasına" karşı değildi, mesele sadece ne zaman ve nasıl olacağıydı. Anarşistler için, devlet sönümlenene kadar dümeni elinde tutan bir "proletarya diktatörlüğü", aslında bu süreç boyunca bel bağlanabilecek bir şey olamazdı. Yukarıdan aşağıya bir toplum örgütlenmesi yerine, anarşistler, gelecekteki iyi toplumu önceden tasarlayan çeşitli şekillerdeki yatay modelleri destekledi. Yani, anarşistler, insanların edilgen bir şekilde devrim sonrası bir dönemi beklemekten ziyade, öz-örgütlenme yoluyla eski dünyanın kabuğunda yenisini kurmaya çalışabileceklerini ileri sürüyorlardı. Bu anlamda, anarşizmin vurgusu uygulama üzerineydi. Gönüllü birlikler, toplumsal ve bireysel özgürlük, konfedere lakin âdemi-merkeziyetçi topluluklar, fırsat eşitliği, dayanışma ve kendiliğindenlik gibi ana-fikirlerde anarşist seçenekler ortaya çıktı. Bir Avrupa buluşu olarak anarşizm, entelektüel ve kışkırtıcı gezginler yoluyla Birleşik Devletler ve Çin'den, Latin Amerika ve Afrika'ya kadar yolculuk yaptı; anarşistler komünal yaşamdan, federasyondan ve özgür okullara, işçi konseylerinden, yerel akımlara ve karşılıklı yardımlaşma derneklerine kadar her şeyi deneyimlediler. 

1880'lerden 1920'lerin "Kızıl Korku"suna ve 1930'ların İspanya Devri’mine kadar anarşizm oldukça geniş bir Enternasyonalist Sol'un parçasıydı. Sonra, itibarını yitirince, inancını kaybedince veya öldürülünce anarşistler yok olmaya yüz tuttu ve onlarla birlikte, felsefenin kendisi de. 2. Dünya Savaşı ve Naziler'in mağlubiyetiyle "demokrasi" (serbest pazar ekonomisi) ya da "komünizm" (devlet kapitalizmi) iki politik seçeneğin olduğu görülüyordu. Bu denklemde olmayan, diğerleriyle birlikte, otoritenin sorgulanması ve anarşizm tarafından ortaya konulan ütopyanın eşzamanlı iddiasıydı. 


Uyumlu Yeniden Zuhur

Uzak ondokuzuncu yüzyıl, tabii ki, anarşizmin yeniden keşfi için şekillendiricidir. Fakat o çağın ikilemleri ve açılımları -örneğin, liberalizmin yükselişi, kolonyalizm, ve endüstriyel üretim- yirmi birinci yüzyıldakilerden ayrı düşüyor. Bunun ötesinde, klasik anarşizm de kabul görmek için bir çok şeyden vazgeçti: insan doğasına dair temelde iyi olduğu kabulündeki saflık, ya da, devletçi yönetimlerdeki herhangi bir politik değişimden hoşlanmama. 1950'lerde ortodoks marksizme alternatif arayan solcular tarafından yeniden keşfedilmeye başlamasıyla anarşizm kendini yeniden yapılandırmak için çok çabaladı. Anarşist düşünürler aşırı tüketimden kentleşmeye yeni meşgalelerle; feminizm ve kültürel özgürleşme gibi yeni olasılıklarla; işçi odaklı yönelimlerden otoriter hatta terörist taktiklere kadar kendi eski hayaletleriyle çevrelenmişlerdi. Sonunda ulaşılan yeni anarşizm aslında savaş sonrası anti-otoriter dürtülerin bir noktada buluşmasıdır. 1960'ların ve Yeni Sol'un özgürlükçü duyarlılığı esas olmasına rağmen, özellikle beş olgu Seatte'daki meşhur eylemlilik hali için çok önemlidir.    

İlk olarak, az sayıda entelektüel ve avangart sanatçıdan oluşan, kapitalizmin değişimini betimlemeye çalışan bir grup, Sitüasyonist Enternasyonel var. Sitüasyonistlere göre, Marx'ın gözlemlemiş olduğu kapitalist üretimin temelinde yatan yabancılaşma şimdilerde bütün çatlakları doldurmuş durumda; insanlar sadece kendi ürettikleri ürünlerden değil kendi hayatlarından ve tutkularından da yabancılaştı. Meta biçimi, günlük yaşamın daha önce ayrılmış halde bulunan küresini sömürdü. Sitüasyonist Guy Debord'un (1931-94) edilgen göstericiler olan bizleri iğnelediği gibi, modern kapitalizm henüz ulaşılamayan hazları vaat eden bir tüketim toplumu ya da "gösteri toplumu" oluşturdu. Sitüasyonistler gösteriyi hayalgücüyle tahrip etmek ve angaryanın yerine zevki koymak için, medyadan kent görünümüne kadar her alanda eğlenceli bozgunculuktan taraf oldu. Paris'te Mayıs 1968'deki gerçekleşmek üzere olan devrim süresince, "Zaman öldürmeden yaşa! Tadını çıkar sınırsızca" gibi SI sloganları grafiti olarak her yerde görünüyordu. İronik bir şekilde, Sitüasyonistlerin anarşistlerin tenkitçisi olmasına rağmen, anarşistler Sitüasyonist eleştirilerden, özellikle kültürel değişimlere dair kaygılar üzerinden yükseldiler.

1970'lerden itibaren, teorisyen Murray Bookchin'in (1921-2006) disiplinler-arası çalışmaları da anarşizmin modern politik bir felsefeye dönüşümüne yardımcı oldu. Eski ve Yeni Sol arasında köprü oluşturarak, Bookchin anarşizmin antikapitalist/devlet-karşıtı konumunu hiyerarşi karşıtlığına doğru genişleterek kendi başına diğer herkesten fazlasını yaptı. Aynı zamanda tahakkümle bağlantısını kurarak, ekolojiyi de anarşizmin ilgi alanına soktu. Özetle, dediklerini tefsir etmek gerekirse, ekolojik kriz sosyal bir krizdir. Bookchin teknolojinin akıllıca kullanımının, doğal dünya ile uyum içinde kapasitesini gerçekleştirmesi için insanlığı özgürleştirdiğini, ekolojik ve kıtlık-sonrası bir toplumun olanaklılığını vurguladı. En önemlisi, on dokuzuncu yüzyıl anarşizminde ima edilen devletin kurumsal alternatifinin hatlarını çizdi: doğrudan demokratik özyönetim, ya da kendi ifadesiyle, özgürlükçü belediyecilik. Bookchin'in yazıları, şehir ve mahalleleri, mücadele, radikalleşme, karşı güç ve nihayet devlet ve kapitalin yerine geçecek, özgür sakinlerin konfederasyonu ile devrimin yaratılacağı alanlar olarak işaret etti. Ayrıca [bu görüşler] köktenci bir ekolojik harekete, Youth Greens gibi anarşist federasyonlar içinde deneylere ve yeni bir anarşist entelektüel kuşağına ilham kaynağı oldular.      

Bookchin'in İspanyol anarşistleri üzerine çalışmasında ilgi grupları modelini ortaya çıkarması 1970'lerde ve 1980'lerde ABD'deki nükleer karşıtı harekette etkili oldu. Nükleer karşıtı hareket, New England'daki ve sonrason hem anarşistlerden hem de dinci mezheplerden köktenci pasifistleri içeren West Coast'taki kırsal karşı kültürlerden yararlanarak, sivil itaatsizliği kullandı, lakin anarşist ve feminist duyarlılıklarla harmanlanmış şekilde: her türlü hiyerarşinin inkârı, doğrudan demokratik işleyiş seçeneği, kendiliğindenlik ve yaratıcılığa vurgu. Nükleer enerji santrallarine karşı gösteriler, kuklalar ve hapishane dayanışmaları yoluyla çeşitli seviyelerde meydan okumalar, blokajlardan işgallere, bu ilgi gruplarında belirlendi. Quaker eylemcileri, -anarşist değillerdi- konsensüsü karışık sonuçlarla harmanladılar (örneğin, suni birlik gibi). Tek bir meselenin ötesine geçme zorluğu ve topluluğun dar görüşlülüğünü bir kenara bırakılacak olursak, uluslar arası nükleer karşıtı hareketin yanında, ABD’den çıkan taktikler ve örgütlenme biçimi, kısa sürede barış, gey ve lezbiyen, radikal ekoloji ile müdahale-karşıtı hareketler tarafından benimsendi.  

1980'lerin başında, Batı Almanya otonomcuları da anarşizm üzerinde iz bıraktı. Avrupa Yeni Solunun gözden düştüğünü görerek, Sol (Sovyet tarzı "komünizm") ve Sağ ("demokratik" kapitalizm) üzerine yaptıkları otoriterlik eleştirilerinden etkilenmelerine rağmen, Otonomistler varolan sistemlerden ideolojik etiketlere kadar herşeyi reddettiler, anarşizminkiler de dahil. Anti-otoriter devrimcilerin kendiliğinden adem-i merkeziyetçi ağları olarak, politik parti ve sendikalardan bağımsızlardı; ek olarak yapılardan ve "dışarıdan" dayatılan tutumlardan da bağımsız olmaya çabaladılar. Bu iki katlı bir stratejiye neden oldu. Birincisi, kendi hayatlarını yaşayacakları squat [işgal-evleri] gibi özgürleşmiş, komünal alanlar yaratmak. Ve ikincisi, hem kendi karşı kültürlerini korumak için hem de baskıcı gördüklerine -hatta faşizan unsurlara- karşı mücadele etmek için militan meydan okumaları devreye sokmak. Maskeli bir kara blok -Berlin 1988 IMF/DB zirvesi gösterilerinde- , özerk komşuluklar ve bilgi merkezleri oluşturmak, ve polis ile Neo-Nazilerle sokak çatışmalarına girmek Otonomcuların sembolleri haline geldi. Anarşistler bunlara ilgi duydular, otonom politikaların farklılıklarını aldılar ve böylece süreç içinde bu ikisini bağlantılayıp sentez oluşturdular. 

Sonuncu ama diğerlerinden hiç de daha az öneme sahip olmayan, 1 Ocak 1994’te, Zapatistalar'ın Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması'na karşı koymak için dünya sahnesinde görünmesi, anarşistleri doğum ve ölüm oranlarındaki güncel kaygı ile ilintili olarak küreselleşmenin önemine kilitledi. Güney Meksika'daki otuz yerli komünitenin tabandan yükselen çabalarıyla geçen ve bilinçli olarak başka yerlerdeki mücadelelerle bağlantılanan on yıl süresince, ayaklanma, dayanışmanın önemini gösterdi. Zapatistalar'ın Chiapas'ın köylerinde idareyi cesurca ele alması, aynı zamanda direnişin hem yoksul hem de zengin bölgelerde olanaklı olduğu inancını tekrar ateşledi. "Ne istediğimizi sorarsanız, utanmadan cevaplayacağız: 'tarihte bir çatlak oluşturmak’," diyordu İsyancı Astkomutan Marcos. "Başka bir dünya kuracağız... Demokrasi! Özgürlük! Adalet!" [3] Anarşistler için, Zapatistalar'ın internet gibi yüksek teknolojilerle, orman toplantıları, ilkeli bildiriler ve uygulanabilir kazanımlar gibi düşük teknolojileri becerikli bir şekilde harmanlamaları ve otonom belediyelerle halk iktidarının iadesi için çabalaması özellikle heyecanlandırıcıydı- bu süreçte Meksika hükümetiyle müzakereler ise tam tersi. Buna rağmen, anarşistler isyanı desteklemek ve [bundan] ev ödevi çıkararak, yeniden yapılandırılmış bir anarşizmin önayak olabileceği küresel bir anti-kapitalist harekete uygulamak için Chiapas'a üşüştüler.  


Parçalarının Toplamından Daha Fazla

Direnişin, kendilerini eski zamanlardan çekip koparan bu kıyıları, çağdaş anarşizmin kumaşını dokudu. Anarşizm, Sitüasyonistler'den yabancılaşmanın ve tüketim toplumunun eleştirisini, Bookchin'den kapitalizm karşıtlığı, doğrudan demokrasi, ekoloji ve kıtlık sonrası arasındaki bağlantıyı, nükleer karşıtı hareketten ilgi grupları üzerine vurgunun yanında şiddete başvurmayan doğrudan eylemleri, Otonomcular'dan militan mücadele, kara blok stratejisini ve kapsamlı "kendin yap"ın önemini, Zapatistalar'dan internetin gücünü, kültürlerarası dayanışmayı ve uluslar üstü direniş için küreselleşmeyi aldı. Fakat Kasım 1999'da dile düşen anarşizm, bu parçaların bileşkesinden daha da fazlasıdır. O, bu günlerde dayatılan bütün kurum ve davranışları dışlayarak, katılımcı evrensel özgürlük fikriyle, türlü toplumsal değişim aygıtları ve stratejileri -ya da temelde, vizyon, insan ve taktik çeşitliliği- arasında denge kurmaya talip olan tek politik felsefedir.

Seattle'dan aylar önce, anarşistler sahne arkasında dünyayı afallatacak akışı kurmak için sebat ederek çalıştılar. Öyle bilinmeseler de, esas tetikleyici ve örgütçüler olarak anarşistler, özgürlükçü ilkeler yoluyla gösterileri inşa etmeyi başardılar. Anarşistler tarafından biçimlendirilen sayısız diğer doğrudan eylem, 1970'lerin nükleer karşıtı protestoları ve 1989 Wall Street eylemi gibi, Seattle'daki de, sert polis müdahalesi ile eş zamanlı gerçekleşen DTÖ blokajı başarıya ulaşmasaydı dikkat çekmeyebilirdi. Anarşistler ve anarşizm aniden ilgi odağı haline geldi. Sol içinde her zaman azınlık olan bir vicdan sesi, bir anda çoğunluğun ilgi duyduğu kamusal bir davaya dönüştü. Bunun yanında, anarşizmin felsefesi dünya çapında güçlü bir yeni toplumsal hareket için öncü ve örnek teşkil eden bir hale geldi.

Bu, Seattle'da başlayan hareket(ler)de olduğu gibi, küreselleşmenin acımasız yüzüne yalnızca anarşizmin ya da anarşistlerin itiraz edecekleri ya da amacın herkesi anarşist yapmak olduğu anlamına gelmiyor. Zapatistalar gibi, anarşistler de kendilerini, en azından teoride, naçizane, zaman içinde otorite karşıtları tarafından verilen katmanlı özgürlük mücadeleleriyle uyum içinde hareket eder gibi görürler. Yine de, belki de bunu baskın süper gücün kendi bahçesinde yaptıklarından, anarşistler küreselleşen insanlığın tüm bireyleri için/ tarafından, aslında neşeli bir politika tasarımı olan bir direniş şekli kurmayı kesinlikle başardılar. Ve aynı şekilde, beklenmedik biçimde, anarşizmi öncü konuma yükseltirken, güçlenen hareketin esnek hudutlarını belirlemeyi de. 

Bu, anarşizmin ilkelerinin kendi kültürü ve örgütlenme şekilleriyle ilk defa uluslar üstü toplumsal bir hareketin kıyısında olmak yerine ön saflara geçtiği anlamına geliyor. Açıkça, anarşizm eşsiz ve ayrılmaz bir takım özellikleri bu harekete kattı: açıkça devrimci bir duruş, fazlasıyla etik yönelimle renklendirilmiş, doğrudan demokratik ütopyacılığa rağmen, neşeli, sıradanın dışında kalandan çıkan [bir hareket].


Anarşist An


Fakat yine de, neden anarşizm?

Çünkü tartışmanın kurallarını anarşizm koydu. Şeffaflıkla birleşmiş toplumsal devrime yönelik vurgusu, anarşistlerin küreselleşme terimiyle maskelenen asıl sorunu adlandırmaktan korkmadığı anlamına geliyor: kapitalist toplum. Seattle tipi doğrudan eylem bir ölçü haline geldiğinde, anarşistler, diğer pek çok aktivistten benzeri protestolar düzenlenmesi yönünde görünmez yeşil ışıklar alırken, "kapitalizme karşı karnavallar" sıradan oldu. Örneğin, insanlar kitlesel eylemler için bir araya geldiği zaman, şimdi bunu kapitalizm karşıtı -bunu ısrarla her tartışmanın sembolik kalbine yerleştiren anarşistler tarafından taşınan- bir pankart altında yapıyordu. Küreselleşme konusunda birçoklarının en çok rahatsız olduğu konular elle tutulur kılındığından, sayısız insan pazar ekonomisi üzerine odaklanarak radikalleştirildi, ya da en azından bu görüşe sempati duymaya başladılar. Hâlâ huzur bozucu olarak değerlendirilmesine rağmen, kapitalizmden bahsetmek böylece daha kabullenilebilir hale geldi ve hatta birçoğu kendini anti-kapitalist olarak tanımlıyor. Ne var ki, "Kapitalizm karşıtlığı", şimdilerde sıklıkla anti-otoriter bir bakış açısını gerektiriyor. Ve tersine, anarşist görüş kapitalizm karşıtı çalışmalara nüfuz ediyor.

Ama yine de, neden şimdi?
 

Çünkü küreselleşme anarşizmin isteklerini fazlasıyla yerine getiriyor. Bizatihi küreselleşme karşıtlığından hayli uzak olarak, anarşistler başlayan ve devam eden dönüşümler sayesinde olanaklı hale gelen sınırların olmadığı bir dünyayı uzun zamandır düşlüyordu. Aslında, küreselleşme tarafından kullanılan araçlar da, anarşist değerlere -adem-i merkeziyetçilik ve bütünleşme, esnek kimlikler ve ikiliklerin yıkılması, yaratıcı ilişkiler ve işbirliği, hareketlilik, melezlik ve açıklık- epey uygun. En çarpıcısı, küreselleşme yapısal olarak devletlerin merkeziyetçiliğini baltalıyor.

Zamanında, Karl Marx (1818-83) kapitalizmin yükselen hegomanyasını ve tüm toplumsal ilişkileri, kendi çarpık tasvirine göre, kanserli yeniden yapılandırabilme yeteneğini öngörmüştü. Lakin Marx için, bu kesin bir şey vaat ediyordu. Hem özgürlük hem de tahakküm ilerlemeci mantık içinde birbirine bağlıydı, ne yazık ki önceden olduğu gibi şimdi de kapitalizm. "Tarih yazmak" -yani devrim yapmak ve komünizmi gerçekleştirmek- en genel anlamda, doğru koşullar oluştuğunda doğru toplumsal aktörlere kalmıştı. Marx'ın maskesini kaldırdığı çoğu şey, şimdi de geçerliliğini koruyor; daha da fazlası maalesef kendini olduğu kadar toplumu da üreten, kapitalizmin dışı diye bir yerin olmadığı noktasında açık hale geliyor. Marx ve diğer birçok sosyalistin destansı kapitalizmi lağvetme projesi, her zamankinden daha keskin, devrimci bir harekete ihtiyaç halinde olması gerektiği gibi. İşte, “kapitalizm karşıtlığı”nın gücü.


Anarşizm geleneksel olarak Marx'ın es geçtiği başka bir potansiyel hegemonik gelişmeyi öngördü: devletçilik. Fakat kapitalizmden farklı olarak, devletçiliğin pazar ekonomisi gibi kendi tabiatını bulabilmesi daha fazla zaman aldı, ve bu yüzden anarşizmin eleştirisi, doğru olmakla birlikte, bir çok radikal tarafından daha önemsiz addedildi. Anarşistler ve devletçiler için benzer şekilde ironik bir dönüşüm olmakla beraber, aynı ABD tarzı temsili demokrasinin, tek meşru yönetim şekli olarak hegemonyasını sonunda kurması gibi, küreselleşme, işe devlet iktidarını zayıflatmakla başladı. Devletçi kalıpların dışında düşünülünce, şimdi ikisi de anlamlı geliyor ve hızla gerçekleşiyor, anarşizmin uzun zamandır arzuladığı ortamı var ederek. Doğrudan demokratik örgüt, konfederasyon ve karşılıklı yardımlaşma alanlarındaki anarşist deneyimlerin, otorite karşıtı sol içinde ve dışında görece yaygın bir şekilde kabul görmesi, bu tecrübelerin bugünün daha az devletçi, daha çok birbirine bağlı dünyasına nasıl da uyduğuna bir kanıt oluşturuyor. Aslında, belli belirsiz, anarşizmin, var olan sosyal dönüşümün insani bir uyarlama tasavvuru olan, kendi kendini yöneten kurumları önceden tasarlıyor.

Bu küreselleşen dünyada, yine de, devlet karşıtlığı ticari elitler ve uluslararası sivil toplum örgütleri tarafından yönetilen uluslar üstü kurumlardan, uluslararası adalet divanına ve bölgesel ticaret sahalarından terör taktiklerini devreye sokmak isteyen serbest birey ağlarına kadar her şey anlamına gelebilir. Bir yandan, böylece, devlet temelli jeopolitik esaslar yerini acımasız ve daha yaygın devletsiz olanına bırakırken, anarşizmin eleştirisi hızla geçersiz hale gelebilir. Diğer bir açıdan, yirminci yüzyılın ortalarında devlet sosyalizminin insanlığın özgürleşmesi konusundaki başarısızlığının ışığında, Marksizm’in yeniden değerlendirmeye tabi tutulduğu gibi -bir tanesi Frankfurt okulunun yeni tahakküm biçimlerini açığa çıkarması ile sonuçlandı- anarşizm de, politik tekellerin korkutucu yeniden gruplaşmasına olduğu kadar etik seçeneklerin olası açılımlarına da dalalet eden devlet karşıtlığı yönelimine yanıt olarak yeniden teorize edilmek zorundadır. Günümüz anarşizminin pratiği, özünde kendi felsefi ve sosyal eleştirisini ileriye attı. Anti-otoriter bir politika, kaçırılmış bir an hakkında tarihi bir dipnot olmak istemiyorsa, ikisini de yakalamak durumundadır.

Yine de, devamlı olarak birey ve toplum arasındaki gerilimle pençeleşen tek politik gelenek olarak, çağdaş anarşizm cesurca Sol'un evrensel amaçları ve kapsamlı özgürlük anlayışıyla, toplumsal cinsiyet, cinsellik, etnisite ve positif ayrımcılık gibi alanlardaki yeni toplumsal hareketlerin çıkarcı hedeflerini birleştirmeyi denedi. Seattle sokaklarında görünen olağandışı insan çeşitliliği, "çeşitlilikte birliği" kesinlikle bulabilirdi, çünkü anarşistler bu teorik birleşmeyi uygulamaya koymayı denediler. İlgi grupları, örneğin, yüzlerce farklı teşebbüsün dostça ilişkilenmesine de yol verdi. Küreselleşme bunu dünyayı her geçen gün küçülterek, makro ve mikroyu yakın temasa sokarak kolaylaştırıyor. Kapitalizm altında, homojenlik ve heterojenlik daima hem komünitenin hem de bireyin hesabına ilişkilendirilecektir. Anarşist örgütlenme tarafından belli belirsiz gerçekleştirilen bu anlamlı kapsam, önce devrimci bir karşı güç, sonra da Zapatistalar'ın talep ettikleri gibi "birçok dünyanın sığdığı bir dünya"[4] için esas teşkil edecek bir yapısal çerçeve vaat ediyor. Bu, kapitalizm karşıtı direniş için anarşizmin gücü.  

Şimdilerde kazanamayabiliriz; politik muhafazakarlığın yükselişi ve 11 Eylül sonrası "terörizmle mücadele"den Orta Doğu gibi çözümsüz görünen trajedilere, kapitalizmin krizleri yüzünden yükselen çileye kadar her şey görevimizin ağırlığını ve neredeyse imkansızlığını belirtiyor. Küresel denetim teşekküllerinden otoriter sola, umudunu Barack Obama'ya bağlamış olanlara kadar herkes çabamızı boşa çıkarmak için uğraşacak. Fakat mevcut kapitalizm karşıtı hareketin projesi ve anarşizmin genelde başarılı uyumu, yol gösterici bir ışık sağlıyor, ona ulaşacak olan bizler olmasak bile.

1919'da anarşistler Münih Devrimi sırasında bir haftalığına gücü ellerinde tuttu ve aceleyle toplumu olabildiğince güçlendirecek her türlü yaratıcı projeyi devreye soktular. Fakat Landauer biliyordu ki yapabileceklerinin en iyisi gelecek kuşaklar için bir model kurmaktı: "Hayatımız kısa olma olasılığına rağmen, sizin de paylaştığınız gibi, arkamızda uzun süreli bir etki bırakma arzusundayım... böylece otoriterlik geri geldiğinde, belli çevrelerin kötü bir başlangıç yapmadığımızı ve çalışmalarımıza devam etmemize izin verilmesinin kötü bir şey olmayabileceğini söylemesini umabiliriz." Landauer çok kısa bir süre içinde bir sağcı tepki dalgasının içinde ayaklar altında çiğnenerek öldü ve on dört yıl sonra Naziler iktidara geldi. Hâlâ, geçmişin özgür ve özyönetimli toplumunu hedefleyen büyük deneyimleri söndürülemedi -burada taslağı çıkarılan anarşist özelliklerle yeniden meydana çıktılar ve en çok umut veren şey ise, kapitalizme karşı yürütülen kavganın anti-otoriter çizginin izinde olması.

Yirmi birinci yüzyıla o kadar da kötü bir başlangıç olmasa gerek.

 

 

http://www.zmag.org/znet/viewArticle/21738 - _ednref1[1] Errico Malatesta, Errico Malatesta: His Life and Ideas, ed. Vernon Richards (London: Freedom Press, 1974).

http://www.zmag.org/znet/viewArticle/21738 - _ednref2[2] Rudolf Rocker, Anarcho-Syndicalism: Theory and Practice (1937; repr., Oakland, CA: AK Press, 2004).

http://www.zmag.org/znet/viewArticle/21738 - _ednref3[3] Subcomandante Insurgente Marcos, Word Is Our Weapon: Selected Writings, ed. Juana Ponce de Leon (New York: Seven Stories Press, 2002).

http://www.zmag.org/znet/viewArticle/21738 - _ednref4[4] Ibid.