Sanal'da Ara

Nedir gerçekten Anarkafeminizm? PDF   E-mail

 

Önsöz Yerine ( 2003 İlkbaharı)

 

20'li yılların başlarında, FAU (Özgür İşçiler Birliği) Almanya'nın (FAUD), anarkosendikalist bir sendikanın, 100.000'in üstünde üyesi vardı. FAUD, Almanya'da gelmiş geçmiş en büyük anarşist örgüttü. Ama bu 100.000 kişinin sadece %10'u kadındı, en azından bu kadardan söz ediliyordu. Şaşırmaya gerek yok, anarşizmin tarihinin olduğu gibi FAU'nun tarihi de erkeklerin tarihi. Ayrıca kadınların sırtında üç yük vardı: İş, ev işleri ve politika; ki bu sonuncusundan diğerlerinin karşılığında fedakarlık etmek ya da vazgeçmek zorunda kalınıyordu.

 

Kadınların küçük bir kısmı çoğunlukla yardımcı ya da sadece “birisinin karısı” idi. Kendi politik düşüncelerinin ya da aktivitelerinin olması hakkı onlara tanınmamıştı; çünkü “kadın iş gücü doğasından dolayı fabrikalara ve bürolara ait değildi”.[1] Evli erkekler de memnuniyetle görmezden gelinirdi: “Almanya'da evli erkek yoldaşlar anarşist propaganda için neredeyse hiç uygun değiller. Bunun temel nedeni Alman kadınlarının sınırsız egoizmi...”[2] Bu yüzden erkek yoldaşlar özgür aşkı tek eşliliğe alternatif olarak savunuyordu, gerçi bunu Emma Goldman gibi anarşist kadınlardan çok daha farklı bir şekilde tanıtıyorlardı: Özgür aşk çoğu yoldaş tarafından basitçe rastgele cinsel ilişki kurma olarak tanımlanıyordu. Kadın yoldaşlara bu yüzden sık sık özgürce ulaşılabilen yatak şekerleri gözüyle bakılırdı. Her kadın yoldaş erkek yoldaşlar için yaşıyordu. Anarşist kadınlar arasında en ünlüsü Emma Goldman içinse özgür aşk, her şeyden önce toplumsal ahlak temsillerinden özgürleşme ve kişinin kendisinin belirlediği bir cinsellik hak anlamına geliyordu.

 

Ama neden erkek yoldaşlar kendi anarşist düşüncelerini özel hayatlarına da yansıtmıyorlardı? Her türden iktidar ilişkisinin tamamen ortadan kalkmasını savunup, tüm insanların özgürlük içinde yaşamasını ve yaşamlarını kendilerinin belirlemesini istiyorlardı. Ama öte yandan eşlerinin ya da kız çocuklarının mutfak, ev işleri gibi geleneksel olarak tanımlanmış alanlarda kalmasından yanalardı. Anarşist teorinin “ilk babalarından” biri olan Proudhon, evi kadının yeri olarak tanımlarken erkek buna karşılık olarak tüm “ev dışı” alanlardan sorumluydu. Proudhon, kadınları özgürleştirici ve eşitleştirici düşünceleri başka birçok yoldaşı gibi, Johann Most (Die Gottespest) da dâhil olmak üzere halkın ahlakını tehdit edici olarak gördü: “ Kadınlar iyisi mi özgürleşmiş ve eşit olarak kilit altında dursun.” [3] Kadının yeri ev içi alan ve öyle kalmaya da devam ediyor. Çocuk yetiştirmenin, ev kadınlığının ve anneliğin her kadının arzu ettiği amaçları olması gerekliliği; basitlik, cana yakınlık gibi kadınsı diğer faziletler ekonomik ve sosyal düşüncelerinin tamamen karşıtı olan gerici bir kadın tablosu çiziyor.

 

Bir problem de proleter antifeminizm denilen şeyden çıkıyor: Kadınlar iş piyasasında daha ucuz emek anlamına geliyorlar ve sermaye tarafından çoğunlukla ücretleri düşürmek için endüstriyel yardımcı güç olarak kullanılıyorlar. Bugün özellikle göçmenlerin yerli iş gücü karşısında yaşadıkları problemin aynısı.[4] Böylece işçi hareketlerinin erkekleri, zaman zaman kadınlara ev içi alanın tahsis edilmesini savunan en kararlı aktörler oldular. Diğerleri kadınları en azından partinin yardımcı gücü olarak görüyorlardı. Ama bu yine de kadınların tehdit altında oldukları “onların devrimi”ydi. Kadınların en önde mücadele ettiği Paris komünü, grevler ya da yönetimle şiddet içeren karşılaşmalar gibi kriz dönemleri dışında erkekler sürekli olarak kadın yoldaşlarını “kendi” örgütlerinden ittiler.

 

Kadın işçiler ise FAUD'da erkeklerin yanında eşit olarak mücadele etmek istediler. Ama erkek yoldaşlarla yaptıkları ve kendilerine bir sendikada yer olmadığını hissettiren tartışmalar karşısında, ister işçi ister ev kadını, her kadının katılabileceği otonom bir kadın örgütü oluşturma isteği gittikçe büyüdü. Yerel kadın kurumlarında örgütlenmeye başladıklarında bu durum erkek yoldaşların ayrılıkçılık suçlamalarıyla ve kendi mücadele güçlerini kaybedecekleri endişesiyle karşılandı. Ama kadınlar cesaretlerini kaybetmediler ve kendi otonom örgütleri için mücadele etme kararlılıklarını yükselttiler. Çünkü çantalarında kıpkızıl bir parti tüzüğü taşısa da her erkek, istismarcı ve köle sahibi olmaktan başka bir şey değildir.[5] Böylece kadınlar erkeklerin vesayeti altında hareket etmek zorunda olmadıkları otonom sendikalist kadın örgütleri kurdular. 1921'de yaklaşık 10.000 kadın vardı. Kadınlar toplumdaki rollerinden başka özgür okul düşüncesiyle, doğum ve doğum kontrol yöntemleriyle ilgilendiler. Bu kız çocukları ve kadınlar için erkek yoldaşlarıyla olan deneyimleri ve onların, kadınların baskı ve iktidardan arınmış bir yaşam hakkını reddetmeleri, kapitalizmin yıkılmasıyla kadın özgürlüğünün de gelmeyeceğini, bunun için kendilerinin şimdiden çabalamaları gerektiğini; çünkü erkeklerin yardımıyla ancak kısmen erkek egemenlikten kurtulabileceklerini açıkça göstermişti. Nasıl işçi kendi özgürlük savaşı için kapitalistle aynı masaya oturmuyorsa kadınlar da kendi özgürlüklerini erkeklerle birlikte beklemek istemiyorlardı. [6]

 

Temel ve Yan Sorun, Kusurun Teorisi

 

Kapitalizmin temel sorun olduğu ve seksizmin de yan sorun olarak kapitalizmle birlikte yok olacağı ve seksistlerle olan mücadelenin kapitalistlerle olan kadar güçlü olmasının gerekmediği ne liberter akımlar tarafından ne de anarkafeministlerce kabul gören bir argüman değildir. (Okuyucuların bu teoriyi daha kolay anlaması için "seksizm" kelimesi "ırkçılık"la yer değiştirilerek okunabilir.) Eğer toplum özgürse ve her insanın hayatı fiili olarak eşitse, yani artık hiçbir sınıf farkı yoksa, yine de hala kadın ve erkek arasında bir eşitsizlik olup olmadığı üzerinde çalışılmalıdır. Çünkü sadece toplum yapısındaki bir değişiklikle kadın ve erkek stereotipileri ve bunlara bağlı düşünce ve davranışlar yok olmaz.

 

Gözlerinizi açın ve gözlemleyin: Erkekler kadınlara karşı tartışma ortamlarında nasıl davranıyorlar ya da günlük politik hayatta hangi görevler daha çok kadınlar tarafından, hangileri daha çok erkekler tarafından üstleniliyor... Ve eğer yine hala bize nasıl davrandığınızın farkına varmadıysanız, kıçınıza tekmeyi yersiniz! Yalnızca davranış kalıplarının bilinçli (sıkça bilinçsiz de) bir farkındalığı bunun üstesinden gelebilir ve böylece gerçek eşitliğe ulaşılabilir.

 

Bu bağlamda, keyifli okumalar!

 

Daha fazla mağdur olmak istemiyoruz, daha iyi bir dünya için mücadele ediyoruz!

 

Anarşizm nedir?

 

Anarşi iktidarın olmadığı bir düzendir-yani bize sürekli her yerde yanlış bir şekilde söylendiği gibi kaos ya da terör değildir. Anarşist bir toplum, hiyerarşinin olmadığı bir toplumdur. Tüm insanlar için maksimum özgürlük bu şekilde mümkün olur; herkes özgür ve eşit, artık fakir ya da zengin yok çünkü zenginliği biriktirecek hiçbir imkân yok. Özgür yaşayabilmek için tüm baskı mekanizmaları devreden çıkarılmalı. Devletten, polisten, kiliseden ya da iktidar içeren ideolojilerden özgür olmak.

 

Mutlu köleler özgürlüğün en kötü düşmanıdır!

 

Şu anda içinde yaşadığımız toplum düzeni sömürü, otorite, iktidar ve rekabet düşüncelerine dayanır. Bize yaklaşık 100 çeşit diş macunu ve başka abuk sabuk şeyler arasından seçme hakkını veren ama açlıktan ölmemek için temel besin gıdalarını çaldığımızda bizi hapse tıkan klasik piyasa ekonomisi. Devlet ve ekonomi (ayrıca yasa, idare...) arasındaki bu işbirliği ancak biz hepimiz bu sistemin bize uyacak en iyi sistem olduğuna inanırsak işler. Kitle medyası, kilise ve diğer uyutma araçları bu yüzden uğraşıyorlar. Tabii ki asla neden bazılarının sürekli zenginleşip bazılarının da sürekli fakirleştiği üzerine düşünmememiz gerekir. Anarşist bir toplumda artık baskı yoktur, üst ve alt yoktur. Çünkü özgür bir toplum bencillik, rekabetçi düşünceler ve kazanma hırsı yerine karşılıklı yardımlaşma ve dayanışma üzerine inşa edilir. Kimse bir başkası hakkında karar vermez, tüm ihtiyaçlarla ilgili herkes karar verir ve bunları değiş-tokuş ederler.

 

Başkansız ve Devletsiz Bir Yaşamı Hâlâ Neden İstemiyorsunuz?

 

Açıkça görülüyor ki baskın görüş anarşizmi kötülemek, bir politik hareket olarak inkâr etmek ve yokmuş gibi davranmak. (Sadece baskın olan değil, aynı zamanda Troçkistler başta olmak üzere birçok solcu, anarşistleri ütopyacı küçük burjuvalar olarak görüyor. Ama bu başka bir hikâye.) Ama özgürlükçü bir toplumun gerçekleşebileceği düşüncesini tarih bize gösteriyor: Milyonlarca işçi İspanya'da anarşist bir toplum yapısı oluşturmayı başardılar ve cumhuriyeti kanlı ve Avrupalı faşistlere karşı başarısız olunan bir savaşta diğer sol örgütlerle birlikte savundular. Ya da Ukrayna'da. Ya da Kronstadt'ta...[7]

 

Her şey bizde bağlı- yaşamımızı sadece biz değiştirebiliriz!

 

Anarkafeminizm nedir?

 

Kavramın kendisi Amerikalı feministler tarafından 70'li yıllarda icat edilmiş ve radikal feminizmin, özgürlükçü düşünceler ve anarşist teori ve pratikle harmanlanması anlamına geliyor. Kavram Avrupa'da çok çabuk yerleşti ve birçok anarşist bu yeni kavramı, kadınları anarşizme teşvik etmek için bir imkân olarak gördü.


Birçok erkek yoldaş için kadın politikasının en öncül amacı kadınların her işte çalışmalarını sağlamak iken, anarşist hareket içindeki kadınlar somut bir eşitlik ve özgürlük istiyorlardı. Bu durum, kadınların yaşam koşullarının konu edilmesi ve değiştirilmesi olduğu kadar harekete dair taleplerinin de dile getirilmesi anlamına geliyordu. Feminist talepler sık sık bu şekilde değil de “büyük savaş”ın bir parçası olarak zaten her anarşist bireyin kavuşacağı koşullar olarak algılandı ve algılanıyor. Bunu kadınların eşitlik ve özgürlüğünün çok da önemsenmemesi ve seksist baskıların anarşist (antiotoriter) gruplarda örtbas edilmesi -bizde böyle şeyler olmaz, biz anarşistiz- takip etti. Radikal feministler, toplumun üstün otoriter yapısına dokunmayan kadınların seçme hakkında ya da ücretli çalışma hakkında olduğu gibi eşit haklar talebine sıkışmış burjuva feminizmle aralarındaki mesafeyi her zaman vurguladılar. Burjuva feministleri kocalarından bağımsız olabilmek için mücadele ettiler ve “çalışma haklarını” devlet babaya bağlılıkla değiş-tokuş ettiler. Öyle ya da böyle açlıktan ölmemek için çalışmak zorunda olan proleter kadınlar ise bu nedenle kendi sorunlarını kendi örgütlerinde dile getirmeyi denediler. Böylece proleter kadın hareketi 2 alanda birden mücadele etti: burjuva feminizmi sadece ataerkiye konsantre olurken onlar kapitalizme ve ataerkiye karşı mücadele ettiler.


Anarşistler/Feministler sık sık unutulurlar...


Ama bu yapılacak ya da söylenecek bir şeyin olmadığı anlamına gelmez. Aynı problemi, tarihi yapan yani onu, sonsuzluk için kâğıda döken ama bizim tarihimizin kaydedilmesini hiç umursamayan burjuva tarih yazıcılarıyla da yaşıyoruz. Geçmiş her zaman devrimlerle ve sosyal adalet için ve fakirliğe karşı mücadelelerle doludur ama din veya kültür bahane olarak kullanılır. Buna rağmen sadece birkaç tarih kitabında bize geçmiş bu şekilde anlatılır. Bizim tarihimiz daha çok krallar ve kraliçelerdir, tüm yüzyıllar boyunca açlık çeken halka dair tek söz yoktur. Bu bir mucize değil, kim bunu yazabilirdi? Okuma ve yazma 18.yy'a kadar İngiliz soylularının, ruhban sınıfının ve yükselen burjuvazinin tekelindeydi ve bunlar “sıradan halk”la ilgilenmediklerinden ekstradan anılmalarına gerek yok.

 

Endüstrileşme ve bunu takiben oluşan ve topluca fakirleşen “dördüncü sınıf”, proletarya, tarihi sorgulamaya başladı. Karl Marx ve Friedrich Engels tarihsel materyalizm teorisini geliştirdiler: Onların görüşüne göre tarih, insanın doğa ile ve sosyal sınıfların birbirleriyle savaşından oluşur, tarih sınıf savaşlarının tarihidir.

 

Anarşistler de kendilerine tarih sayfalarında yer olmadığının bilincindeydi. Örneğin İspanya İç Savaşı, bir ihtimal tek tük okul kitaplarında dipnot olarak yer alıyordur. Böylece kendi tarihlerini yazmaya başladılar ama bu tarihte kadınlar nerede? Nasıl burjuva tarih kitaplarında kadınlara dair bir şey bulunamazsa, kadınlar aynı durumla anarşist tarihte de karşılaştılar. Kadınların hiçbir tarihi olmadığından değil, tarihi yapan yani tarih yazıcısı kadın yoldaşlardan bahsetmeyi uğraşmaya değer bulmayan erkekler olduğundan.

 

Bunun yanında kapitalizme ve ataerkiye karşı mücadele ne kadar sert olursa olsun feminist pozisyonlarını ve taleplerini erkeklerin baskın olduğu örgütlerde geliştiren ve gururla savunan muhtemelen en ünlü kadın anarşist olan Emma Goldman ve daha birçok kadın vardı. Luise Michel (Fransa), Wera Figner (Rusya), Voltairine de Cleyre (ABD), Ito Noe (Japonya), Natascha Notkin (Rusya) ya da Milly Witkop-Rocker (Almanya) tarihin anmadığı pek çok anarşist kadından bazıları.

 

Her yaşam deneyimi kendi içinde eşsizdir ve sosyal adalet ile anarşist bir toplum için türlü tecrübeler getirir. Hepsini bu kitapçığa sıkıştırmaya çalışsak bir broşür değil, 100 sayfa kalınlığında bir kitap ortaya çıkardı. Pek çok anarkafeministin adına diyebiliriz ki; anarşizm ve kendi düşüncelerinin tanınması ve kabulü için sürekli mücadeleleri yaşam boyunca devam etmiş iki kadın olan Emma Goldman'ın ve Luise Mitchel'in biyografilerinin kalbimizde özellikle yeri var.


Ç.N: Bu çeviri Viyana'daki Anarchia-Versand adlı bir yayınevinin 2003 yılında çıkardığı “Nedir gerçekten Anarkafeminizm?” adlı broşürün elektronik ortamdaki versiyonundan yapılmıştır. Broşürün basılı hali ile elektronik ortama aktarılan hali arasında küçük farklar vardır. Sanal'ın önümüzdeki her sayısında broşürden bir parçanın çevirisine ulaşabilirsiniz. Broşürün tamamı çevrildikten sonra www.sanalteori.net'te broşürü ayrı bir kitapçık olarak yayımlamayı düşünüyoruz. Keyifli okumalar!

 

Kaynak: http://www.anarchismus.at/txt3/anarchafemibroschuere.htm