| Çarklardaki Kum:Vicdani Red (Birinci Bölüm) |
İki bölüm halinde yayınlanacak bu yazı Çarklardaki Kum: Vicdani Red kitabının özeti niteliğindedir. Kitabın kendisini de elbette tavsiye ediyoruz. Zorunlu Askerlik ve Kısa TarihçesiNapoleun’un dünya imparatorluğu hayali suya düştükten sonra askerlik , Napoleun’ûn ordusunun ideolojisine göre , bu kez ulusal devleti korumak ve kullanmak yönünde daha bir fedailik , bu devletin çıkarları için bu yeni ama dünyevi kutsala adanmış bir misyon olarak tanımlanır. Bu hak ve yükümlülük , Ortaçağdakinin aksine kişiye hiçbir bireysel ve doğrudan çıkar vaad etmediği için , bir ideolojiyi gereksinir. Yani askere alınmış yurttaşlara , ölüm de dahil her türden maddi ve manevi kayıpları karşısında “vatan sağolsun” dedirtebilecek bir ideolojik çerçeve yaratmak , asker edileceklerin bu yönde doktrine edilmeleri ve daha da önemlisi bu soyutlama karşısındaki fedakârlığa ikna edilmeleri gerekmektedir. 1807-1813 yılları arasında Fransız işgalinin ardından yeniden örgütlenen Prusya ordusu , yeni ulusun okulu olacak ve askeri reformlar siyasi reformla tamamlanacaktı. Prusya ordusundaki sürekliliğin temeli , 1814 yılında yürürlüğe giren Zorunlu Askerlik Kanunu ile atılmıştır. Bu kanunla kurulan sistemin verimliliği Alman birliğini kuruluşuna kadar geçen zamanda Prusya ordusunun kaydettiği üst üste başarılarla tescil olmuş ve Britanya dışındaki Avrupa ülkeleri , Prusya örneğinde başarıyla uygulanan genel ve zorunlu askerlik hizmetlerini barış zamanında bile bir savunma eylemi olarak benimsemiştir. Türkiye özelinde de ,tarihin bir milletler mücadelesi sahnesi olduğu ve bu sahnede ancak güçlü olanın ayakta kalacağı biçimde özetlenebilecek sosyal Darwinci dünya görüşü , cumhuriyetin kurucu kadrosunu oluşturacak genç subayların yazdıklarına da yansır. Temelleri atılan zorunlu askerlikle birlikte militarizm hayatın her noktasına ulaşmaya başlamıştır. Mustafa Kemal’in , “Vatandaşların henüz mekteplerde iken askerlik hizmetini kolaylaştıracak birtakım şeyleri öğrenmeleri , idman etmeleri lazımdır” sözü bunu açıklar niteliktedir. 1938’de çıkarılan Beden Terbiyesi Kanuınu ile kadınlar da dahil bütün vatandaşlara spor ve beden eğitimi yapma yükümlülüğü getirilir. Yasaya göre 12 ile 30 yaş arasındaki bütün kadınlar haftada en az 4 saat beden eğitimi yapmak zorundadır. Yasaya göre bu zorunlu eğitim tam bir askeri örgütlenme ve disiplin içinde , toplu yürüyüşlerle ve bir örnek kıyafetle , yani üniformayla yapılacaktır. Gençlere açık hedef gösterilir: “Hepimiz bu vatan için çalışacak , bu vatan için yaşayacak ve bu vatan için öleceğiz.” ‑ Milli Güvenlik Kitabında , Askerlik terbiyesinden maksat , milli ahlak , karakter ve terbiyeyi , harbın isteğine göre şekillendirmek ve geliştirmek suretiyle modern harbın isteğine uygun savaşçı yetiştirmektir. II. Meşrutiyet ardından gelen Alman hayranı askeri bürokrasisi için 3 ilke vardı: 1-) Tarihin bir milletler mücadelesi olarak algılanması 2-) Bu mücadeleden ancak güçlü ve askeri bir devletle başarıya ulaşabileceği inancı. 3-) Bir askeri devletin konsolidasyonu için , ülkenin hızla “ vatanlaştırılması” ve tebaa’nın “millet” ‘ e dönüşmesi gereği. Ortaya çıkan tablo , yurttaş merkezli ve demokratik parlamenter bir rejim yerine , başka bir siyasal manzara ortaya çıkarmaktadır.Bu manzara milli olarak tanımlanan alanların siyasete , dolayısıyla demokratik tartışma ve müzakereye hatta parlamentoya müdahale etmekten çekinmeyen , tarihi bir “ milletler” , daha da ötesi “ milli devletler arası” bir mücadele sahası olarak gören , bu nedenle de toplumu domine edecek en önemli kurum olarak en üste orduyu ve milli güvenlik bakımından onu tamamlayan unsurları koyan bir toplum ve devlet manzarasıdır. Milletin bir parçası olduğunu söyleyen TSK , aynı millete hesap vermek söz konusu olduğunda aynı şevkle davranmamaktadır. Örneğin ,Susurluk olayının ardından TBMM’de kurulan komisyonlara çağrılan hiçbir yüksek rütbeli subay ifade vermeye gitmemiş , yani teoride yurttaşların kendi kaynaklarını bütçe biçiminde emanet ettiği devletin o kaynakları nasıl harcadığını denetlemesi ile de görevlendirdiği milletvekilleri , devletin memurlarına bu hesabı soramamışlardır . Bütün tehdit unsurları ise ordunun kendi tehdit değerlendirmesidir. Bu tehdit değerlendirmesi , hiçbir şekilde sivil ve demokratik müzakereye ve tartışmaya açılamadığı gibi , askeri olanın dışında farklı çözüm yollarının araştırılması da daima göz ardı edilmektedir.Militarizmin İnşasının Aracı Olarak Eşitsizliğin Meşrulaştırılması ve VatanseverlikKitleleri hem siyasal hem de askeri düzlemde harekete geçiren ulusal devlet , tek tek yurttaşların , kendilerini birbirlerinden korumak üzere görevlendirdiği ve tek tek yurttaşlar olarak hem birbirlerine hem de başka ulusal devletlerin yurttaşlarına karşı güç kullanmalarını meşrulaştırmanın ve yasallaştırmanın bir düzeneği olarak ulus devlet. Yurttaşların , devletle yaptığı bu zora dayalı –modern- anlaşma , devletin hayat ve ölüm üzerindeki egemenlik hakkına işaret eder ve devletin vatandaşlarından zorla talep edebileceklerine ve vatandaşlarına “ zorla” sağlayabileceklerine ilişkin repertuarını belki de modern öncesi dönemde hiç olmadığı kadar zenginleştirir. Orduların varoluş nedeni “vatan” ın toprağı , sınırları hatta zaman ve mekanda kapladığı yere kadar temsilleri değişse de “düşman” ın hep var olduğu ve olacağı fikri hiç değişmemiştir. Askerlik için gereken , uğruna ölünebilir – ya da uğruna yaşamaya değer – bir cemaat fikri , ne denli hayalileşirse o kadar güçlenmektedir. İktidarların genel toplumsal egemenliklerini ve dezavantajlı , tabi gruplar üzerindeki hegemonik konumlarını iki temel yolla sürdürdükleri söylenebilir: 1-) Tehdit ya da güç uygulaması 2-) İdeoloji ve “meşru” sosyal söylemin içeriği üzerinde kontrol Meşrulaştırıcı ideolojik kalıplar , epistemolojik olarak doğru ya da yanlış veya gerçekliklerinin kanıtlanabilirlik düzeylerine bağlı olmaksızın yine de meşrulaştırma aracı olarak hizmet ederler. Meşrulaştırma mitlerine güçlerini veren şey aslında onların aslında ‑doğrulukla ilişkin değerleri değildir , daha ziyade insanların bu inançları gerçek , doğru ve adil olarak kabul etme düzeyidir. Hiyerarşiyi sürdüren ve çoğaltan mitler , sosyal hiyerarşiyi ayakta tutan pratikleri meşrulaştırmaya hizmet ederler.
21.yy başında vicdani redSilahlanmanın hem maddi hem de personel yönü var. Savaşı sürdürmeyi düşünen kimselerin , etkin silah , sevkiyat ve iletişim sistemlerine , askerlere , silah üreticilerine ihtiyacı vardır. Maddi silahlanmanın her düzeyinde çok özel ordu düzenleri ve asker talim , terbiye stratejilerine gereksinim vardır. Ancak askeri sistemin her özel bu koşulları özel direniş koşullarının da ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Askerler isyan eder , firar eder , düşmana sığınır , emre itaatsizlik eder , kendini yaralar , intihar eder , Ya da görev almayı silah ve cephane taşımayı baştan reddeder. Görev almayı reddedenler , askerliğin zorunluğu olduğu ülke koşullarında ortaya çıkıyor ve diğerlerinden farklı olarak saklanmıyorlar. Tarihsel olarak bakıldığında vicdani redçiler başta dünyevi yasalara olan itaatsizliklerini tanrısal yasalara olan itaatleri ile gerekçelendiren ve din kardeşleri tarafından dışlanmayı göze almaktansa devletin zulmüne rıza gösteren dini muhaliflerdi. 20.yy vicdani red ile itikat arasındaki bağ önce gevşemiş sonra gitgide çözülmüştür. Vicdana atıf çok sesli bir hal aldı. Pasifist mezheplerin üyelerine , vicdani redleri için dini nedenlerden başka nedenler öne süren genç erkekler eklendi ; askeriyenin ilkesel karşıtlarının yanı sıra sadece belli ordularda ya da belli savaşlarda hizmet etmeyi reddedenler ortaya çıkmıştır. Vicdani red bu bireyselleşmeve sekülarizasyon sürecine paralel olarak - hem devlet makamları hem pasifist ve antimilitarist gruplarca- siyasileştirilmiştir : Savaş , milliyetçilik çağında artık sadece hükümetlerin, kasalarındaki paralar ve kendi ülkesiyle komşu ülkelerden devşirdiği işşiz güçsüz serserilerle yürüteceği bir iş değildi, daha ziyade bütün teknik ve insani kaynakların mutlak seferberliğinin ilanıydı. Genel zorunlu askerliğin tesisi ise askerlik hizmetinin ideolojik kutsanışı eşliğinde gerçekleşmiştir. Anavatanın çağrısına yanıt vermek istemeyenler davaya ihanetle lanetlenmişlerdi. Savaşın ve savaş hazırlıklarının bu derece mutlaklaşmasına karşıt bir strateji gelişti : radikal pasifist ve antimilitaristlerin aynı derecede mutlak red önermeleri. Savaş propagandacıları da militaristler gibi devlet ve savaş arasında temel ve kurucu bir bağ olduğu konusunda ısrarcı olmuştur. Ancak radikal savaş karşıtları buradan tam tersi bir çıkarıma vardılar ve savaş hizmetine karşı bütün toplumsal alanları kapsayacak mutlak bir reddin propagandasını yapmışlardır . Bu karşı mutlaklaştırma en belirgin yansımasını Hollandalı anarşist ve antimilitarist Bart de Ligt'in 1934'te yayımladığı ve düpedüz ansiklopedik diye nitelenebilecek "Savaşa ve Savaş Hazırlığına Karşı Mücadele Planı"nda bulmuştur. De Ligt burada bütün meslek grupları için gerek barış , gerek seferberlik ve savaş dönemlerinde uygulanabilecek antimilitarist propaganda ve sabotaja uzanan özel olanakları listeledi . Böylece 60'lı yıllardan bu yana pasifistlerce " sosyal savunma" başlığı altında önerilenleri öncelemiş oldu. De Ligt'in talebi savaşa karşı genel grevden başka birşey değildi. Vicdani reddin , İki dünya savaşı arasındaki tarihe bakılırsa , vahim bir eşzamansızlık görülmektedir. Vicdani reddin bir politik mücadele aracı olarak "keşfedildiği" sırada , devletin savaş sürdürme yeteneğini kitlesel vicdani redlerle tayin edici ölçüde zayıflatılabilme umudu savaşın teknik rasyonalizasyonu ile ezilmiştir.Bunu tabiki savaş karşıtlarıda görmüştür. Radikal pasifiist Kurt Hiller , 1931 yılında , barışsever yoldaşlarını bu nedenle eleştiriyordu : " Vicdani reddi , savaş karşısında her derde deva ilaç olarak görenlerden müteşekkil savaş karşıtı kesim , gelişmelerin - savaş tekniği ve politik teorideki gelişmelerin - gerisinde ‑ kalmıştır. Zorunlu askerliğe hayır! Yaşasın vicdani red! Bugün de hala böyle diyorum . Ama zorunlu askerliğe karşı mücadele ve kendini yücelten bir vicdani red propagandası ile başlamış bir savaş zora sokulmaz , bunu durdurmak ise hiç mümkün olmaz , çünkü anlaşıldığı kadarıyla özellikle en saldırgan biçimiyle geleceğin savaşı gönüllülerden meydana gelmiş teknik elit birliklerce yürütülecektir. Sözde gönüllülerden değil ama, (..) hayır gerçek gönüllülerden , savaş fanatikleri ve savaşın hevesli taraftarlarından." Soğuk savaş yıllarında çoğu Batılı sanayi devleti ve Varşov Paktı'na üye bütün devletler genel zorunlu askerlik uygulamasını sürdürdüler , diğer yandan birçok Batılı askerlik hizmetinin sivil bir yedek hizmet ile yerine getirilmiş sayılabileceği düzenlemeleri yasallaştırdılar. Bu çerçevede Federal Almanya Cumhuriyeti'nde , Nazi vahşetinin hala taze anısının da etkisiyle ,vicdani red anayasada yeraldı. Alman Anayasanın 4. maddesinin 3 . bendine göre " kimse vicdanı hilafına silahlı hizmete zorlanamaz " Yasallaşan vicdani reddin , dönemin askeri yapılanma gereksinimleriyle gayet uyumlu olduğu görülmüştür. Devletin artık bütün genç erkeklere asker olarak gereksinimi kalmamıştı, hatta bu gençlere silahlanma çabası içinde ordunun dışında da gereksinimi vardı. Temel bir hak olarak vicdani red , ordu içinde " çarklardaki kum " olabilecek olanları uzak tutan bir filtre işlevi görmüştür. 60'lı yılların ortasına kadar askerlik yükümlülerinin yüzde 1 'inden azı vicdani red başvurusunda bulunmuştur. Başvuruların sayısı 1968 'den beri artıyor ve askerlik hizmetinin yerine getirilmesi genel geçer seçim değil , reddin de artık istisna olmadığı gibi. Her yıl askerlik yükümlüsü gençlerin aşağı yukarı üçte biri orduda hizmet vermeyi reddetmektedir. Zaten bütün yükümlüler askere alınmadığı için , göreve çağrılan sivil hizmetçilerin sayısı dokuz aylık temel askeri hizmete katılanların sayısına çok yakın . 2005 yılında 93.052 kişi temel askeri hizmete , 83.405 kişi sivil hizmete yazılmıştır.Başvurucuların engizisyonvari sorgulamalarla bezdirildiği sınavlar genel olarak yürürlükten kaldırılmıştır. Normalde başvurunun yazılı olarak gerekçelendirilmesi yeterli olmaktadır. Görüldüğü üzere, genel zorunlu askerlik kalksa, devlet, sosyal güvenlik sisteminin her zamankinden daha fazla bağımlı olduğu sivil hizmetçilerini de kaybeder. Vicdani reddini açıklayan kimse asker olmak istemiyor ,ama bu söz konusu kişinin mutlaka askeriyeye ya da Alman askeri politikasına ilkesel olarak karşı olduğu anlamına gelmemektedir. Askerlik yükümlülerinin çoğunluğu kararını bireysel kâr-maliyet hesapları doğrultusunda vermektedir: Burada ileriki yıllara ilişkin planlama, hizmet süresi ve yeri, ilerideki meslek hayatında rol oynayabilecek nitelik ve yetilerin edinilmesi gibi olası avantaj ve dezavantajlar devreye girmektedir. 2006 yılı itibariyle 47 Avrupa devletinin 20'si artık profesyonel orduya geçmiş durumdadır. Çok sayıda devlet, Türkiye de bunlardan biri, hala zorunlu askerlikte ısrar ediyor ve hatta vicdani reddi dahi yasaklıyorsa , burada birliklerin çatışma kapasitesine ilişkin kaygıdan daha başka nedenler aranmalıdır. Vicdani redçilerin ortaya koyduğu kışkırtma , ordunun hizmete hazır adam eksikliği çekebileği olasılığı ile ilgili değil; hayır , onların yarattığı sıkıntı , ayrı ayrı her bir vicdani redçinin , devletin vatandaşlarının yaşam ve ölümleri üzerine hükümran olarak karar verme hakkını sorgulamasından doğmaktadır. Bu baskıları protesto etmek ve onu sonlandırmak için elden gelen herşeyi yapmak sadece pasifist gruplar ve insan hakları örgütlerinin işi değildir. Vicdani redçilerin durumunda iyileşme sağlanacağı için kuşkusuz vicdani red hakkının bir insan hakkı olarak tanınması önemli . Vicdani redçileri koruması gereken makam , bu reddi gerektiren makamdan başkası değildir. Vicdani red hakkını tanıyan devletler de savaş yürütme hakkından feragat etmemektedir. Savaş karşıtı mücadele vicdani reddin yasalaşmasıyla sonlanmamalıdır. ‑ Vicdani Red , Sivil İtaatsizlik ve Antimilitarizm : İtaat Etmeme ve DirenmeVicdani red ve antimilitarizm üzerine düşünmek öncelikle bu iki kavram arasındaki ayrım üzerine , daha sonra da onlar arasındaki mümkün “politik” bağın ne olabileceği üzerine düşünmektir. Türkiye’de hem vicdani red pratiği hem de antimilitarist ve savaş karşıtı hareket arasında kurulmuş olan pratik bağ , ilk bakışta bu iki kavramın sanki aynı “itiraza” işaret ettiği sonucuna götürebilecek bir pratik bağdır . Vicdani red eylemlerinin kendisini meşrulaştırdığı temel referans noktasının genellikle antimilitarizm ve savaş karşıtlığı olduğu bir deneyim alanında , bu iki kavram arasında gerçekte özsel bir bağ olup olmadığını sorgulamak , söz konusu deneyim alanının genişleme imkanı üzerine de düşünmek anlamına da gelebilir. Antimilitarizm ve savaş karşıtlığı temelinde ortaya konulan vicdani red eylemlerinin , Türkiye’de genellikle bir sivil itaatsizlik formunda sunulduğunun da göz önüne alırsak; esasta ahlaksal değil , politik bir eylem olarak vicdani red ile karşı karşıya olduğumuz açıktır.Bir ahlaksal tutum olarak vicdani red:Her koşulda bir öznelliğin ifadesi olacak olan bu vicdana dayalı eylemin kuramsal arka planını bireyin kendi değeri , kendi benlik değerini kolektif değer karşısına koyduğu kavrayışlarda bulabiliriz. Bireyin değeri , toplumun kolektif değeri ya da iyisiyle uyuşmadığı durumlarda , bireyin kendi değerini ve ahlaksal bütünlüğünü korumak için , toplumun genel iyisi anlamına gelen yasaya uymama ve yasanın gerektirdiği yükümlülüğü yerine getirmeme kararında temellenen vicdani red , tam da bu niteliğinden dolayı özneldir. H.Arendt , “Vicdani kuralların belirleyici unsuru , insanın kendi benliğiyle ilişkisidir. Bunlar insana , birlikte yaşayamayacağın şeyleri yapmaktan sakın derler” . Bireyin ahlaksal bütünlüğü , kendi vicdan , dolayısıyla ahlak kurallarıyla “ uyumlu” bir yaşam sürdürmesidir. Benliğin bütünlüğünü bozacak her türlü edimden kaçınmayı buyuran bu ahlaksal tutum , bireyin kendi benliğine yabancılaşmasının engellenmesi bakımından da bir anlamda “ilksel” bir benlik duygusunu koruma tutumudur. Vicdani redçi , kendisi dışındaki bir yasa ya da kurala itiraz ederek onun değişmesi yönünde bir “eylem” ortaya koyan değil , yasa karşısında kendi ahlaksal bütünlüğünü korumayı hedefleyen bir “ uymama” edimi ortaya koyan kişidir. Yine Arendt’in ifadeleriyle ,” kendi benliğiyle yalnız başına kalma ve kendisine hesap verme korkusu , insanı bir kötülüğü yapmaktan alıkoyabilir; ancak bu korku , öznelliği gereği , başkaları üzerinde etkili olmaz.” Bu öznellik , her türlü politik toplumsal genelliğin önüne konulduğunda aslında bir anlamda bu genelliği “aşan” bir nitelikte sunuluyordur. Toplumsal ve politik bağıntıları , genelliği , pozitif yasayı “ aşan” bir değerin varlığını iddia etme , kimi zaman örneğin Walzer’in işaret ettiği gibi , pozitif yasalardan “üstün ve evrensel bir yasanın varlığını kimi zaman da Rawls’ın belirttiği şekilde bireyin değerinin her türlü yasaya önsel olduğunu ilan etmesidir. Ahlaksal kötü ve toplumun ortak iyisi arasındaki gerilimde açığa çıkan bu tutum , örneğin toplumun bekası için savaşmak gerekliliği şeklindeki ortak “iyi” ile insan öldürmenin kötü ya da günah olduğunu ilan eden bir ahlaksal tutum arasındaki karşıtlıkta tanımlanacaktır. Görüldüğü gibi vicdani red kavramının felsefi kökeni , bireyin toplumsal genellikle çatışmaya girdiği anın kavramsallaşmasında bulunur. Yasanın taşıdığı ödev ve sorumluluk bağının , bireyin yine yasanın içermesi ve koruması gereken hakkına dayanılarak reddedilmesi durumu , bireyin bu ödev ve sorumluluğa yasallık içersinde itaat etmemeyi seçmesi demektir. Bu anlamda vicdani red , toplumsal ortak bağ ve akılsallığın kökten bir reddi , dolayısıyla bu bağdan çıkma talebi değil , bu akılsallık içerisinde kendi değer ve iyisini koruma talebidir. ‑ Belirtmek gerekir ki , bir ahlaksal tutum olarak vicdani red , yasanın adilliğini sorgulayan bir edim değil, yasaya uymanın kendi vicdanında yaratacağı yabancılaşmayı ilan eden bir edimdir. Arendt'in deyimiyle a-politik öznel bir ses olan vicdanın sesi ve politik alanın ortak akılsallığıyla çatıştığında politik alan kendi temel ilkesine , adalet ilkesine göre karar verecektir ve adalet vicdanların korunması gerektiğini buyurur.Politik bir eylem olarak sivil itaatsizlikİnsan onuruna aykırı bir yasanın adil ve meşru olamayacağının ilanında tanımlanabilecek olan sivil itaatsizlik , yasallık ve meşruluk ayrımı ve geriliminde tanımlanan bir "itiraz" olması bakımından vicdani reddin aksine öznel değil , kolektif alana ait bir tutumun adıdır. Arendt'e göre bireysel değil , kolektif nitelikli bir harekettir. Sivil itaatsizlik "bireyin tekil davranışı biçiminde ortaya çıkmadığı için" , bireyin tikel bir itirazı olarak başladığında bile bizzat birey tarafından diğerlerinin de aynı itiraza katılmasını mümkün kılacak bir zeminde sunulduğu için , sivil itaatsizlik " herkes" le ya da en azından bir kolektif yapıyla ilintilidir. Çünkü sivil itaatsizlik bir yasa ya da örneğin hükümet politikasında değişikliğe yol açmak için ortaya koyulan bir edimdir ve bu niteliğiyle doğrudan politik alana aittir. Sivil itaatsizlik , kavramı gereği sivil yapının dışına çıkmaksızın ve hatta bu yapıyı bozmaksızın ortaya konulan bir itiraza işaret ettiği için , yasal sürecin tümünü değiştirmeye yönelik bir edim olamaz . Çünkü böylesine kökten bir reddiye , doğrudan toplumsal yapının yeniden inşası teziyle birleşecektir ki, mevcut toplumsal ve politik bağların bütünsel bir ilgasını talep eder. Sivil itaatsizlik haklı ile haksızın ayırt edici ölçütüne ilişkin bir sorgulamaya dayanması nedeniyle zorunlu olarak kamusal bir eylemdir. Sivil itaatsizliğin bu kamusal niteliğini Arendt , onun görünürlüğü zemininden hareketle açıklamaya giriştiğinde , bir sivil itaatsizlik eyleminin görünürlük kazanması ve toplumun kolektif bilincine seslenebilmesi için bireysel bir tavrı aşıp en az bir grubun eylemi şeklinde ortaya çıkması gerektiğini söyler. Ona göre , "sivil itaatsizlik savunucusu sadece ve sadece bir grubun üyesi olarak ortaya çıkabilir ve ancak bu özelliğiyle sözünü dinletebilir. sivil itaatsizliğin kamusal niteliği , Arendt için onun ahlaksal ilkelere ve vicdan kurallarına dayalı bir itiraz olduğunda politik olma niteliğini kaybedeceğinin de göstergesidir. Çünkü vicdani kurallara ya da ahlaksal değerlere referansla yasaya yönelik bir itiraz , gerçekte vicdani red paradigmasına düşecek ve yasadan talep edilecek şey , bu vicdan kuralı ya da ahlaksal değerin kabulü olacaktır. Oysa yasayı değiştirme yönündeki bir itiraz , toplumun ortak yaşam kipi üzerine bir yargının ve bu yargının kolektif paylaşılırlık talebinin ifadesidir. Arendt'in politik eylem olarak nitelediği bu itaatsizliği Balibar "yurttaş itaatsizliği" , " devlete boyun eğmeme konusunda kamusal bir inisiyatifle kendi yurttaşlıklarını yeniden yaratan yurttaşlar" 'ın itaatsizliğiolarak tanımlıyor. Arendt'in ısrarla belirttiği gibi kolektif varoluş tüm diğerlerini hesaba katma , diğerleriyle karşılıklı bir bağ içinde olma hali olduğundan yurttaş olmak müşterek yaşam kipi dolayısıyla adalet , yani zor , baskı , tahakkümün ortadan kaldırılması ve özgürlüğün kabul edilmesi için sorumlu olmak anlamına gelir. Sivil itaatsizliğin kamusal bir nitelik ve ancak bu durumda değiştirici güce sahip olabileceğine ilişkin ortaya konulan bu görüşler , örneğin Habermas tarafından yasanın olgusallığı ve geçerliliği arasındaki gerilimde yasanın geçerliliğinin kamusal alanda , yani yurttaşların iletişimsel eylem alanında tesis edilmesi gerektiği teziyle birleştirildiğinde , demokrasi kuramları için sivil itaatsizlik neredeyse demokrasinin varlığı ve sürdürülebilmesi için önkoşul olarak görülmektedir. Savaş kavramının açıkça işaret ettiği kötülüğün reddi , vicdani red durumunda bireysel ahlaksal bütünlüğün korunması adına savaşa katılmama , askerlik " ödevi" ni yerine getirmeme ile sınırlı kalırken, sivil itaatsizlik durumunda savaşın engellenmesi pratiğine dönüşmektedir. Asker olmayı reddetme yalnızca savaşmayı ,şiddeti reddetme değil , hiçleştirilmeyi, itaat eri yapılmayı ,iradesizleştirilmeyi ve bağımsız düşünme yeteneğinin elinden alınmasını reddetme , yani anti militarist bir bakış açısına dayanan bir red edimi olarak sunulduğunda söz konusu olan artık vicdani red değil , sistemik dönüştürme yönelimli bir sivil itaatsizlik eylemidir. Vicdani reddin bazı gerekçeleri-Askerlik hizmeti , vatan -millet -devlete karşı bir ödev diye meşrulaştırılamaz.- Bireyin topluma karşı görevleri vardır ,devlete ,orduya karşı değil .- Her türlü siyasi-idari organizasyon topluma ve insan türünün bireyine hizmet için vardır , tersi doğru değildir.- Askerlik görevi vatan görevi olmadığı gibi metafizik bir vatana /millete / devlete , hem de silahlı ve öldürmeli , bir görevden değil, topluma/kamuya/insanlığa görevden söz edilmelidir.- Askerlikten , ki adam öldürme sanatı /eğitimi/fiilidir , soğutmak suç olamaz . Asıl askerliğe ısındırmak insanlık suçu sayılmalıdır.- Askerlik "kutsal" değildir , en temel ve en doğal insan hakkı olan yaşam hakkını ihlale dayanır. - Vicdani retçiler , marjinalize ve kriminalize ve patolojize edilen bir azınlık değil , şiddet yanlılarını azınlığa düşüren bir çoğunluk olmalıdır. Militarizm karşıtlığı ve sivilleşme :- Militarizm , askeri varlığın , kavramların , değerlerin , yöntemlerin savaşma ve sınır bekleme işlevleri dışında diğer toplumsal-politik-ekonomik alanlarda da kabul görmesi ve uygulanmasıdır. Bu nüfuzun dozu , bir ülkedeki militarizmin dozudur: siyasette , hukukta , ekonomide , kültürde , eğitimde , diğer sosyalizasyon alan ve kurumlarda .- Militarizm ;askerliği/orduyu/savaşı , savaş için hazırlık ve imalatı içerir ama bunlara indirgenemez , daha kapsamlıdır. - Siyasete her türlü askeri müdahale militarizmdir.- Ekonominin militarizasyonu militarizmdir.- Askeri yargının ,yargı birliği ilkesine aykırı olarak , sivil yargıdan ayrı ve bağımsız düzenlenmesi , kimi yüksek askeri konseylerin kararlarının yargı denetimi dışında bırakılması , sivillerin askeri mahkemede yargılanabilmesi , askeri hukukun yer yer ve zaman zaman sivil hukuka üstün tutulması; bütün bu ve benzeri durumlar militarizmdir.- Savaş ,faili devletler olan , toplu cinayettir .- Devlete /orduya nefer yetiştiren anneler , başka annelerin çocuklarını katletmiş olurlar.- Askerlik , Freud'un dediği gibi aynı kilise benzeri " total kurum" lardan biridir : Otoriter , totaliter , hiyerarşiktir; eleştirel akla değil sorgulanmaz emre dayalı mekanik ve kurumsal bir yapıdır. Kadın vicdani retçiler , feminist bakışlarVicdani red hareketinde kadınlar neredeler? Vicdani red konusunda feminist merak geliştirmek kadınların nerede olduklarını sormakla başlar , ilk başta resmin dışında gözükseler de.‑Birinci dünya savaşındaki "beyaz tüy kadınlar" ı düşünelim . Bu kadınlar , Birinci Dünya Savaşında diğer tüm kadınlar arasında azınlık sayılabilirler , ama onları ciddiye almak bize devletlerin erkekleri orduya yazılmaya ikna etmek için kadınlara ihtiyacı olduğunu hatırlatıyor. Bu kadınlar sokak köşelerinde durarak sivil giyimli ve görünüşte askerliğe elverişli her erkeğe birer beyaz tüy verirlerdi. Bu kadınlar tüyü ,bir aşağılama sembolü haline getirmişlerdi .Bu şekilde beyaz tüy bahşettikleri erkeğin utancından İngiliz ordusuna yazılmasını ve erkekliğini kanıtlamasını hedefliyorlardı.Bu demek oluyor ki geleneksel erkeklik standartlarını belirleme ve koruma konusunda rol oynayanlar sadece erkekler değil . Kadınlar da erkekliğin devam etmekte olan politikaları üzerinde etki sahibi. Askerlik hizmetinden kaçınan bir erkeği yaygın olarak kabul gören erkeklik kodlarına uymamakla suçlayan her kadın , ordu saflarını doldurmak için erkekleri harekete geçirmekte devlete yardımcı olabilir. Bugün Rusya'da kendilerine " Asker Anneleri" diyen ülke çapında örgütlenmiş bir grup kadın , devleti çok ciddi şekilde kaygılandırmakta , çünkü onlar genç erkek askerlerin yaşadığı fiziksel tacizi ifşa etmekle kalmadılar , daha da ileri gittiler . Asker anneleri bir süredir , oğulları askerlik hizmetine çağrıldığında nasıl muafiyet kazanabileceklerini kadınlara öğreten seminerler düzenlemekteler. Türkiye’deki vicdani red hareketinde destekleyici olarak etkin olmuş olan bir grup feminist kadın , vicdani reddi erkekliğe ayrıcalık veren biçiminden nasıl ayırabileceklerini araştırmışlar ve devletin zorunlu askerlik hizmetine tabi olmayan bir kadının kişisel olarak kendini bir vicdani redçi olarak tanımlamasına izin veren bir red deklarasyonu oluşturmuşlar. Devlet askerlik yapmaya çağırmadığı halde kendisinin bir vicdani redçi olduğunu beyan etmek siyasi bir yeniliktir. Türkiye’de feminist düşünürlerin/aktivistlerin bu yeni politik alanı oluşturmalarını sağlayan şey, zorunlu askerliğin izini sürerken militarizmdeki kökenlerine kadar inmiş olmalarıdır. Saygın tarihçi Halil İnalcık’ın Türkleri ordu-millet olarak tanımladığı metinlerinden anlaşılan; ordu-millet kavramı 1930’lar sonrası Türk milliyetçiliğinin kurucu öğelerinden biri olmuştur. 1931’de Mustafa Kemal’in kurup çalışmalarına önderlik ettiği Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti tarafından yazılan Türk Tarih Tezinde bu anlayış şöyle ifade ediliyor: “Türk en iyi askerdir…Türk milleti , askerlik ruhu en mütekamil olan millettir…Askerlik ruhu yüksek millet demek , derin ve engin irfan ve medeniyet tarihi yaşamış millet demektir . İnsanlığın ilk gününden beri bütün ana medeniyetlere ata olan Türk ırkında bu ruhun en mütekamil derecede bulunması tabiidir.” 1930’lardan itibaren resmi tarih anlayışını belirleyen Türk Tarih Tezi’yle birlikte ordu bir " gereklilik” , askerlik ise “ vazife” olmaktan çıkmış , Türk milletinin kültürel ve ırki özellikleri arasında ayrıcalıklı bir konum kazanmışlardır. Buradaki kayma vatandaşlığa dayalı milliyetçilik kurgusundan etnisist ( hatta ırkçı) milliyetçilik kurgusuna geçişi yansıttığı gibi , aynı zamanda ordu-millet mitinin ana kurgusuna geçişi yansıttığı gibi , aynı zamanda ordu-millet mitinin ana kurgusunu da ortaya koyar. Bu kurguya göre askerlik savunmanın , ordunun veya genel anlamda devlet örgütlenmesinin değil kültürün bir uzantısıdır. Bu söylemsel kaymanın çeşitli sonuçları olmuştur. Birincisi , askerliğin tarih dışı bir gerçeklik olarak kurgulanmasına yol açmıştır. Böylece , yakın döneme ait bir ulus-devlet pratiği olduğunun üstü örtülmüştür. İkincisi askerliğin tartışılmaz bir , gerçeklik olarak algılanmasına katkıda bulunmuştur. Askerliği tartışmak devlet-vatandaş ilişkisini tartışmak değil Türk kültürünü tartışmak olacaktır. Üçüncüsü askeri alandan bağımsız bir sivil alan kurgulamayı zorlaştırmıştır. Zorunlu askerlik yalnızca “yurdun müdafaasına” yönelik bir uygulama değil , aynı zamanda erkeklerin ve kadınların devlet aralarındaki vatandaşlık ilişkisini belirleyecek (ve kadınlar asker olmadığı için farklılaştırılacak) bir uygulamadır. Bu yolla erkeklik –devlet-askerlik ‑ arasında güçlü bir bağ kurulur , “ en kutsal vazife “ olan askerlik yoluyla birinci sınıf vatandaşlık erkeklere bahşedilir. Dünyanın ilk kadın pilotu olduğu belirtilen Sabiha Gökçen , anılarında şöyle yazar : “Bunca çalışmadan , bunca başarıdan sonra , askerlik alanında da erkeklerle eşit haklara sahip olabileceğimize o kadar inandırmıştım ki kendimi. Ama işte düşle gerçek yine karşı karşıya gelmiş , düş yerini gerçeğe terk etmişti” Ancak Sabiha Gökçen’in hikayesinde tarih anlatılarına sığmayan bölümler vardır. Örneğin , pek çok yayında Sabiha Gökçen’in savaş pilotu ünvanını nasıl kazandığına yer verilmez. Atatürk’ün isteğiyle 1925 yılında 12 yaşında evlat edilen Sabiha Gökçen , 1935 yılından başlayarak Eskişehir Askeri Tayyare Okulu’ndan eğitim almaya başlar. Atatürk bir gün onla ilgili planını açıklar ve dünyadaki ilk kadın askeri pilot olacağını anlatır. Atatürk onu ilk askeri pilot yapmak istemiş olsa da aklından geçen onun ilk savaş pilotu olması değildi. 1937 yılında Dersim Harekâtına katılmak isteyen ve bizzat Atatürk ve birçok kişiyi ikna eden Sabiha Gökçen idi . Harekâta katılması kesinleşince Atatürk bizzat kendi silahını Sabiha Gökçen’e sunar. Sabiha anılarında bu olayı anılarında anlattığı bölümün başlığı şöyledir: “Dersim Harekâtı ve Namusumu Koruyacak Silah” Anlaşılacağı üzere Sabiha genç bir kızdır ve namusu önemlidir. Öyle ki Esas tehlike ölüm değil , “ aldatılmış bir eşkıya çetesi” nin eline sağ olarak düşmektir. Zira bu durumda tecavüz olasılığı doğacak Gökçenin (dolayısıyla babasının ve T.C devletinin) namusu tehlikeye girecektir. Artık Gökçen bir asker olarak savaşa katılabilir. Pek çok başka alanda olduğu gibi kadınların kamusal alanda aktif olmalarının baş koşulu “ iffetli” kadın olmaları , erkeklerin /ulusun “namusunu kirletmemeleri” ‘dir. Peki toparlamaya çalışırsak kadınların reddi zorunlu askerliğin reddi değilse neyin reddidir? Hareketin içinden biri olan Ferda Ülker şöyle diyor: “ Ordu beni potansiyel olarak , gereksindiği askerlerin annesi , eşi , savaşların cephe gerisi gücü , hemşiresi , fahişesi , mermisinin taşıyıcısı olarak konumlandırmış durumda…. Benimle ilgili bunca tasarımı olan bir kurumun karşısında vicdani reddi yalnızca ‘askere gitmemek , eline silah almamak’ şeklinde düşünmeye çalıştığım her defasında kendimi, ‘bu işte bir eksiklik var! ‘ duygusunda buldum… Militarist düşünce sadece ‘askeriye’nin sınırları içinde kalmayıp , günlük hayatın içine de yedirilen ‘militer ‘ bir dünya kurgular.” İnci Ağlagül ise muhalif askeri yapılanmaları da eleştirdiklerinin altını çiziyor : “ Silah kuşanıp askere de gitmeyin , silah kuşanıp dağlara da çıkmayın.” Son yıllarda “Her Türk Asker Doğar” anlayışına tepki olarak gelişen “ Her Kürt Gerilla Doğar” söylemi de kadınları Türk Milliyetçiliğinde olduğu gibi itaatkar eş, kutsal anne ve savaşçı kadın konumlarına hapsetmektedir. Sabiha Gökçen’in dünyanın ilk kadın savaş pilotu olduğu Dersim/Tunceli aynı zamanda Kürt silahlı hareketinin daha sonra “efsaneleşecek “ismi olan Zilan’ın Türkiye’nin ilk intihar saldırısını gerçekleştirdiği yer olmuştur .Kadın vicdani redçiler yalnızca egemen milliyetçilik ve militarizmi değil muhalif militarist yapıları da sorgulamakta , Sabiha Gökçen olmayı reddettikleri gibi Zilan olmayı da reddetmektedirler. Türkiye'de Hegemonik erkekliğin inşası ve çürük raporuTürkiyede “adam olmanın” ve erkekliği ispatlamanın bir aşaması , askerlik görevini zamanında tamamlamaktan geçer . Bunun için askere alınacak erkeğin akıl ve beden sağlığının yerinde ve eksiksiz olması gerekmektedir. Askere alınmadan önce , başvurular esnasında her asker adayının beden ve ruh sağlığını tespit etmek için “ nabız sayımı , çıplak olarak boy ve kilo ölçümü gibi basit “ testler yapıldığı halde, kişi eğer eşcinsel olduğunu söylerek askerliğe uygun olmadığını iddia ederse sözlü beyanı yeterli görülmeyerek “ hastalığının hayatına ne kadar yayılmış olduğunu delillerle ispatlamak zorundadır. Milliyet gazetesinin 9 Mayıs 2006 tarihli haberine göre A.A. askerlik çağrı kağıdı geldiğinde bağlı olduğu askerlik şubesine başvurmuş , eşcinsel olduğu için askere gitmek istemediğini söylemiş ve askerlik şubesinin bağlı olduğu Askeri Hava hastanesine sevk edilmiş. Ancak eşcinselliğini kanıtlanması için istenen “ tıbbi delillere” ( cinsel ilişki sırasında çekilmiş fotoğraflar ve hastanenin cerrahi ünitesinde uygulanan rektal kontrol) rağmen kendisiyle görüşmeleri sürdüren doktorlar tarafından “ yeterince efemine bulunmadığı “ için “ askerliğe uygundur “ raporu verilmiş. Söz konusu raporu , Askeri Yüksek İdare Mahkemesine taşıyan A.A. , yürütmeyi durdurma kararı aldırmış ve “ Askerlik hizmeti sırasında eşcinsel olduğu şüphesinin duyulmasının , önlenemeyecek sıkıntılara neden olacağı “ gerekçesiyle davayı kazanmıştır. Mahkeme kararını takiben , Hükümet sözcüsü ve Adalet Bakanı Cemil Çicek , AB ‘ye uyum sürecinde sivillerin askeri mahkemelerde yargılanmasına son verileceğini ifade etmiş ve konuyla ilgili yasaların değişeceğini vaat etmiştir. Savaşı Başka Türlü Red Etmek ve Osmanlı'da Asker KaçaklığıOsmanlı'daki etnik yapının karışık olması , birçok defalar askerliğe alınması istenen azınlıkların ayaklanmasına neden olmuştur. Arnavutlar , "biz asker vermeyiz " diye ayaklanmışlardır. Ali Rahmi Bey , Osmanlı ordusunda asıl meselenin askere ortak bir idol vermek meselesi olduğunu belirtmektedir. Askerlik hizmetini vicdanen red Avrupa'da köklü bir geleneğe sahiptir. 16. yüzyılda reformasyondan bu yana Menonitler ,Baptistler ve Quakerlar gibi Protestan kiliseleri içerisindeki pek çok farklı grup , tanrıları ya da ülkeleri için silah taşımayı ve dövüşmeyi altıncı emir temelinde ( öldürmeyeceksin!) ve bundan da çok İsa'nın takipçilerine öbür yanağını dönmeyi söylediği dağdaki vaaza dayandırarak açıktan açığa reddedenlerin de olduğu muhalifler tarafından kurulmuş bir ülke olan Amerika'da özellikle güçlüydü. 19. yüzyılın ikinci yarısında Avrupa ve Amerika uzun süredir var olan dini pasifizmin yanı sıra dünyevi , sosyalist bir pasifizmle tanıştı. 19 .yüzyıl Avrupasında gelişen ayrı bir pasifist akımsa ilhamını anarşizmden alıyordu. Prensler ve devletler profesyonel ordularla iş görürken bu pek sorun yaratmıyordu. Ancak , Amerikan Bağımsızlık Savaşı'nda G. Washington'un getirdiği ve daha sonra Fransız Devrimi sırasında çok daha büyük boyutlarda tekrarlanan , zorunlu askere almayla başlayan evrensel askerlik hizmeti gündeme gelince , bunu pek çok Avrupa ülkesinde vicdani red olasılığını da hesaba katan biçimde yasa ve düzenlemelerle çerçevelenmesi kaçınılmaz oldu - anca vicdani redle ilgili özel bir yasa ilk kez Birinci Dünya Savaşı sırasında Danimarka'da kabul edildi. Britanya da sorunla ,Birinci Dünya Savaşı sırasında zorunlu askerliğe ilk kez başvurduğunda yüzleşmiş oldu. Bunun sonucunda , Avrupa'nın belli başlı tüm savaşan devletlerinde , sosyalist partilerin bile ülkelerinin savaş girişimlerini desteklemesine rağmen , binlerce erkek askerlik hizmetinden muaf olma imkanından yararlanmaya çalıştı Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerinde diğer çağdaş Avrupa devletleriyle kıyaslandığında nüfusun hatırı sayılır bir kısmı askerlik hizmetinden muaf tutulmuştu. Ancak , bunun vicdani redle bir ilgisi yoktu. Muaf tutulan gruplar , 1909'a dek Müslüman olmayan nüfusun tamamı ve Müslüman nüfusun belirli zümrelerinden oluşuyordu (İstanbul , Mekke ve Medine'de yaşayanlar , hacılar , din görevlileri ve dini okulların öğrencileri , kabileler). Müslüman olmayanlardan askerlik hizmeti yapmamak karşılığında bir muafiyet vergisi (bedel) alınıyordu. Batı'da vicdani redçileri ortaya çıkaran akımlar Osmanlı İmparatorluğunda neredeye hiç yok gibiydi. Protestan geleneği zayıf ve köksüzdü ve politik etkisi çok azdı. Protestanlığı kabul edenler de Quakerlar ya da Yehova Şahitleri gibi pasifist gelenekleri olan kiliseler yerine büyük kiliselere bağlı kalıyordu. Sosyalizm de gecikenler arasındaydı. Sosyalizm - 20 .yüzyılın başlarında vücut buldu. Ancak , imparatorluğun birkaç büyük şehrindeki, neredeyse tamamı Müslüman olmayan azınlık cemaatlerinden oluşan marjinal bir hareket olarak kaldı. Aslında yerli bir Müslüman pasifizm geleneği de yoktu. Dünyanın önde gelen dinleri arasında yer alan İslam , bunlar arasında önemli mirasa sahip olmayan da tek dindir. Birinci Dünya savaşında Osmanlı ordusundaki asker kaçaklarının sayısı o sırada Batı ve Orta Avrupa'da akla hayale gelmeyecek oranlara ulaşıyordu. İhtilaf devletlerinin başlıca seferberliklerinde kaçak asker sayısı yüzde 0.74 ve 0.92 arasında değişiklik göstermiş ve asla yüzde 2'yi geçmemiştir. Osmanlı ordusundaysa Aralık 1917 itibariyle , yaklaşık 300.000 asker kaçağı vardı ve Osmanlı İmparatorluğundaki Alman askeri birliğinin başı , süvari generali Otto Liman von Sanders alarm durumu verdi. Raporunda şöyle söyledi: "Türk ordusunda şu anda 300.000 'den fazla asker kaçağı mevcuttur. Bunlar düşmana katılmamakta ancak memleketlerinin art bölgelerine kaçıp burada yağma ve talan yaparak ülke güvenliğini tehtit etmektedirler. Her yerde birlikler bu kaçakları yakalamak üzere harekete geçirilmelidir." Bavyeralı subay Kress von Kressenstein , Ekim 1917'deki raporunda İstanbul'dan 10.057 adamla ayrılan 24. tümenin Filistin'e 4.635 kişiyle vardığını belirtmektedir. Tümen cepheye varmadan önce neredeyse dörtte biri kaçmıştı. Savaşın sonuna kadar asker kaçaklarının sayısı yarım milyona ulaşmıştı , ki bu savaş alanında kalan asker sayısından çok daha fazlaydı. Türklerin genel kabul gören savaşçı nitelikleri göz önüne alındığında ( pek çok meslektaşının anılarında Liman von Sanders Türkler için " mükemmel askeri malzeme" dediği aktarılmakta) insan bunun nedenlerini sormadan edemiyor. Temmuz 1920'de Meclis asker kaçaklığıyla mücadele etmek için " İstiklal Mahkemeleri" açma önerisini müzakere ediyordu. Hıyanet-i Vataniye ve Firari kanunları da bu amaçla çıkarıldı. Onlara defalarca belirtildiği üzere Kuran'da savaş alanını terk etmemek konusunda kesin bir hüküm bile varken neden bu kadar çok Türk askeri firar ediyordu? Liman 1917'de öncelikle askeri politikaları suçlamaktaydı. Savaşın başlangıcından bu yana eğitim ihmal edilmişti. Bu fikre kuşkuyla bakmak gerek. Ahmet İzzet Paşa'nın yetkisiyle her ne kadar asker kaçakçılığının Türk ordusunun kalıtsal bir özeliği olmadığı ve çok yakın tarihlerde hiç rastlanmadığında ısrar etse de 1912 Balkan savaşı seferberliği raporları tam aksini gösteriyor. Umut vermeyen bir önderlik ve katıksız sefalet kitlesel firarların ardında yatan temel itkiler olsa da Osmanlı askerleri aynı zamanda Avrupalı askerlerin sahip olmadığı firar fırsatlarına da sahipti. İngiltere , Fransa ya da Almanya gibi ülkelerde askerle kayıtlarını yaptırdıkları andan itibaren sıkı gözetim altına alınıyordu. Cepheye ve karakollara trenlerle sevk ediliyordu. Osmanlı imparatorluğunda ise tam aksine birlikler çok seyrek nüfuslu bölgelerde binlerce kilometre hareket ettiriliyorlardı ve bir ay süren yürüyüşler hiç de istisnai değildi. Fırsatları varsa çoğu silahını beraberinde götürürdü. Tüfekleri ve cephaneleri varsa jandarmaların elinden kurtulabilirlerse , taşranın küçük parçalarını kontrol eden çeteler oluştururlardı. Eğer bunlar yoksa , geçtikleri köylerde misafir olarak kalabilirlerdi. Firarilerin bunu yapabilmesinin nedeni nüfusun onlara sempati duymasıydı. Bu muhtemelen Birinci Dünya savaşı boyunca Avrupa ülkelerindeki durumla Osmanlı arasındaki en büyük farktı. İngiltere'de bir firari saklanarak yaşamak zorundaydı. Çünkü yardım etmeleri için en yakın aile çevresine bile güvenemezdi. 1920-21 arasında İstiklal mahkemeleri firarilere karşı terör estirdi . Yakalanan firarilerin yüzlerci idam edildi. İstiklal mahkemeleri zalim bir bakış açısıyla , başarılı olarak nitelenebilir. Nüfusa korku ve dehşet saçarak firar oranını öyle bir düşürdüler ki , Türk milliyetçileri Eylül 1921'de Sakarya Savaşını kazanan 120.000 kişilik güçlü bir orduyu toplayabildi. Devamı gelecek sayıda... |