Sanal'da Ara

Burada Katillere Kahraman Diyorlar PDF   E-mail

 

Sarah Assouline

aaw

 

27 Temmuz 2008, Salı akşamı, birkaçımız, toplantı yapmak üzere Vegan Topluluğu Evi'nde bir araya geldik. Toplantı başlamadan kısa bir süre önce, haber geldi: Nil'in köyünde bir çocuk askerler tarafından öldürülmüştü. Birkaç dakika sonra, aramızdan beş kişi köye yollandık. Oraya vardığımızda, yüzlerce insan sokaktaydı, komşularının, arkadaşlarının, kardeşlerinin ve oğullarının öldürülmesinden duydukları katıksız bir öfkeyle ayaklanmışlardı. Ordu da ayaklanmıştı. Zırhlı cipleriyle ve M16 taşıyan askerleriyle köyü kuşatmıştı.

 

Yaklaşık bir saat önce, 10 yaşındaki Ahmed Musa, çocuklardan ve yeniyetmelerden oluşan küçük bir grupla birlikte duvar inşaatına yaklaşmış, askerlerin inşaatın etrafına çektikleri jiletli telden yapıla çitin etrafında dolaşıyordu. Askeri bir cip, plastik mermi atarak yanlarına yaklaştı. Çocuklar kaçıştı, fakat Ahmed Musa kaçarken sandaletini düşürdü. Almak için geri döndüğünde, askerin teki cipten çıkarak tek bir gerçek mermiyle küçük çocuğu alnından vurdu ve oracıkta öldürdü. Aralarında kardeşinin de olduğu diğer çocuklar cansız bedenini köye taşıdılar, yaşlı zeytin ağaçlarının arasında kalın bir kan izi bırakarak. Köyden Ramallah'daki hastaneye götürüldü, kısa bir süre sonra da morga gönderildi.

 

İlk baştaki öfkemize yavaş yavaş eşlik etmeye başlayan çaresizlik ve derin bir üzüntü içinde beşimiz bir umutla ayaklanmanın yatışmaya başladığı Ramallah'a yollandık. Belki bu inanılmaz olayı doğrulatmak, belki de ailesine desteğimizi sunmak istiyorduk. Fakat, biz vardığımızda ailesi çoktan gitmişti. Nedenini tam olarak hatırlayamıyorum fakat doktorlardan biri bizi, Ahmed'in ufacık bedeninin cansız uzandığı morga götürdü.

 

Görüntü karşısında şok olmuştum. Bırakın bir çocuğunkini daha önce hiç ölü bir beden görmemiştim. Ne yapacağımı, ne diyeceğimi bilmiyordum. Öfke, hüsran ve acıyla doldu bedenim. Ordunun gaddarlığı ve şiddeti yeni bir şey olmasa da, 10 yaşındaki bir çocuğun nasıl olup da askere karşı bir tehdit olarak algılanabildiğini anlamıyordum.

 

Ertesi gün, cenaze sırasında, Ni'ilin sokakları yine öfkeyle doldu, ordunun köyü kuşatmasıyla birlikte çatışmalar patlak verdi. 17 yaşındaki Yusuf Amirah, çatışmaları yakından izliyordu. Zırhlı bir cip geldi tam önünde durdu, bir asker cipin içinden, mazgal deliğini kullanarak plastik mermiyle üç el ateş etti. Mermilerden ikisi Yusuf'un kafatasına saplandı. Dakikalar sonra, Ramallah'daki hastanede klinik ölümü ilan edildi, birkaç gün sonra da yaralarından dolayı öldü.

 

Yine berbat bir şok. İki gün içinde iki çocuk öldürülmüştü. Köyden döndükten sonra, diğer arkadaşlarımızla birlikte savunma bakanı Ehud Barak'ın evinin önündeki önceden planlanmayan gösteriye katıldık. Bütün öfkemize rağmen, tek yapabildiğimiz, onlarca polis tarafından kuşatılmış bir halde, Tel Aviv'in ana caddelerinden birini çok kısa bir süre için trafiğe kapatmak, ellerimizde öldürülen çocukların resimleriyle slogan atmak oldu.

 

Orada durup diğerleriyle birlikte bağırıyor olsam da, öfkem elbette sadece Barak'a yönelik değildi. Barak, Ahmed'in, Yusuf'un ve önceki birçoğunun katlinden sorumluydu elbette, fakat sorumlular sadece o ve temsil ettiği hükümet değildi. Bence, suçlanması gerekenler İsrail vatandaşlarıydı; bu politikacıları seçen onlardı; hükümet cinayet işledikçe, savaş açtıkça onu bütün yürekleriyle destekleyenler onlardı. Irkçılığa, etnik temizliğe karşı isyan etmeyenler İsrail vatandaşlarıydı. Aslında bütün bunlar İsrail kamuoyunun billurlaşmasından başka bir şey değildi.

 

İsrailli çocukların, doğar doğmaz beyinleri yıkanmaya başlanır: İsrail'in bir Yahudi devleti olması gerektiğine, Filistinlilerin düşman olduğuna, askerlik hizmetinin -bedeli ne olursa olsun, kim zarar görürse görsün- kutsal bir görev olduğuna inanmaları istenir. Fakat bütün bu telkinlere rağmen, hepimiz kendi edimlerimizden sorumluyuz. Askerlik hizmeti zorunlu olsa da, aklı başında insanlar her zaman aklı başında seçimler yapabilir.

 

İsrailliler'in hükümetimizin işlediği suçlara gösterdiği yaygın rızayla karşı karşıyayken, hepimizin, sessiz kalmakla, eylemsiz durmakla bunun suç ortağı olduğumuz sonucuna varmaktan kaçınamam.

 

SİYONİZMDEN ANARŞİYE

 

Ben, İsrail'de doğmadım, bir anarşist olarak da doğmadım. 2001 yılında Kanada'dan İsrail'e göçtüm. Bir siyonisttim ve dünyadaki yerimin, Yahudiler için tek sığınak olan İsrail olduğuna inanıyordum. 2006'da, sık sık Batı Şeria'daki gösterilere katılan bir arkadaşım bana kendi gerçekliğimin diğer tarafını gösterdi. İşgalin özünü kavramam ve farkında bile olmadığım beyin yıkanmışlığımdan kurtulmam tam bir yılımı aldı.

 

2007 Mayıs'ında bir Cuma günü, İsrail duvarının köylülerin arazisi üzerine inşa edildiği Bil'in köyüne ilk kez gittim. Orada ilk kez parçalar bir araya geldi -İsrailli ırk ayrımcılığını kendi gözlerimle görebildim. Sonrasında da her hafta gösterilere katıldım, alışkanlık haline geldi.

 

"Duvara Karşı Anarşistler"in toplantılarına ve gösterilerine katılmaya başladım ve işin içine gittikçe daha çok girdim. Çok geçmeden Cuma günleri yaptığımız keşif gezilerinin ulaşımını örgütlemeye başladım. Karar veren, eyleyen insanların bir parçası olmak insana güç katan bir deneyimdi. Farklı geçmişlere sahip, farklı yaşlardan, biçimlerden, renklerden insanlarla tanıştım... hepsi farklıydı fakat aynı davanın çevresinde birleşmişlerdi. Hepimiz işgalle ve ırk ayrımcılığıyla mücadele etmekte kararlıydık. Büyük ölçekli düşünsel tasarımlarımızı ilerletmek için pek uğraşmıyorduk. İşgali geride bırakır bırakmaz, çeşitli düşüncelerimizi tartışma lüksüne erişecektik.

 

İsrailli ırk ayrımcılığının sadece bizim eylemlerimizle sona ermeyeceğinin gayet farkındayım. Ama inanıyorum (veya inanmak istiyorum) ki  İsrail'i ve "huzur ve barış" düşüncesini sekteye uğratıyoruz. Biz Tel Aviv sokaklarında pankartlarımızla yürüyerek savaşa son çağrısı yaparken, durup seyredenleri düşünmeye zorladığımıza inanmak istiyorum. Belki de, sadece sokaklarda oluşumuz, eylemlerimiz bile işgalin sonuçlarını 25 km. uzaklara değil de onların arka bahçesine taşıyacaktır. Bize hain veya "kendilerinden nefret eden Yahudiler" diyenler bile aslında işgale tepki gösteriyorlar. İnsanları bir işgalin olduğundan ve Filistinlilerin varlığından haberdar ettiğimizi kanıtladığı için bu tür yorumlardan bir yere kadar avuntu da duyabiliyorum.

 

1.300'den fazla insanın katledildiği Gazze'deki katliam, bizim için İsrail'in etnik temizlik yaptığının nihai kanıtı oldu. Hükümetin böylesi suçları işlemedeki kabiliyetini -hatta bu suçları işlerken kendini çok rahat hissettiğini- gayet iyi bilsem bile savaşta kullanılan yeni ve alışılmadık yöntemler tiksindirici geliyor. İsrail halkının %80'inin katliamı desteklemesi daha da dehşet verici.

 

Katliamın gerçekleştiği o günlerde, hüsran ve umutsuzluk çökmüştü hepimizin üzerine. Her gün gösteriler düzenledik, İsrail'in içinde ve Batı Şeria'da, Filistin köylerinde ve kentlerinde diğerlerinin gösterilerine katıldık, fakat son hızla ilerleyen bu treni, İsrail faşizmini, durdurmak için elimizden gelen bir şey yoktu.

 

Gazze'de gerçekleşen akıl dışı boyutlardaki faciadan ayrı, başka bir şey daha vardı. Batı Şeria'da, bazı şeylere kolayca ulaşmaya alışmıştık; örneğin Batı Şeria'da bir yerde bir cinayet işlendiğinde, oraya fiziksel anlamda ulaşabiliyoruz; Irk ayrımcılığı top yekûn değil. Ama Gazze Şeridi'ne girmemiz mümkün değil.

 

Bu kez, sadece gösteri yapıp, slogan atıp, haberleri okuyabildik. İsrail sınırlarının içine hapsedilmişlik duygusu vardı. Tamamen farklı olsa da, kişisel olarak, hareketimin kısıtlanmasının ne demek olduğunu anladım birden.

 

Ama belki de bir şeyleri bozmayı başardık, çünkü polis ve İsrail gizli servisi İsrail'de yaşayan Filistinlileri ve daha az olsa da Duvara Karşı Anarşistler üyesi eylemcileri hedef aldı. Birçoğu tutuklandı, gözdağı vermekten başka bir amaç taşımaksızın saatlerce sorgulandılar. Duruşmalardan birinde, savcı eylemlerimiz hakkında şöyle diyordu "İsrail askerlerinin moralini bozuyorlar". Ne de olsa, Orta Doğu'daki tek demokrasi.

 

Kişisel olarak, işgalin sona erdiğini göreceğimi sanmıyorum, 30 yaşındayım. Filistinliler, dolayısıyla da onlara karşı işlenen insanlık suçları çoğu İsrailli'nin umurunda değil. Filistinliler, çoğu İsrailli'nin zihninde ve ıstırabında yer almaktan çok uzaktalar. Yafa'da bir kafede otururken veya humus yerken işgali düşünmeyi kim ister ki? İsrail bir baloncuğun içinde. Uzanıp giden duvara baktığımda soruyorum kendime, kim kimi hapsediyor? İsrail, Orta Doğu'ya bütün kapılarını kapattığı için sadece Batı'ya, denize bakabilir.

 

İsrail'de işimizin çok zor olduğuna inansam da, sesimizin çok zayıf olduğunun ve zor duyulduğunun da farkındayım. İşgal ve İsrail ırk ayrımcılığı, ancak boykot yaptırımları ve diğer uluslararası baskı yollarıyla sona erdirilmeye zorlandığında sona erebilir. Statüko sürdükçe, İsrail'e baskı yapmanın tek etkin yolu -ekonomik, akademik, kültürel- boykottur. Ama hayal de kurmuyorum, dünya yeterince Filistinli kanı döküldüğünü görmemiş gibi duruyor sanki. Önümüzde hâlâ uzun bir yol var.

 

Mücadele sonuna kadar sürecek.

(27 Aralık, 2008)