Her ne kadar politikacılar ve basın, bizleri aksine ikna etmeye çabalasa da, ölü sayısının artması ve katliamlar, kapitalizmin ve arkasındaki devlet güçlerinin şiddet barındıran doğasını gözler önüne seriyor.
Hiç bitmeyen kâr tutkusuyla, yeni pazarlarla ve petrol gibi zor bulunan kaynaklarla beslenen dünya ekonomisi, kaçınılmaz olarak ülkeler arası mücadeleyi doğuruyor. Ardından militarizm ve savaşlar geliyor, çünkü rakip seçkinler bizleri feda ederek kendi hükümdarlıklarını korumak ve genişletmek isterler. Dünyanın en zengin ülkesi olan ABD’nin, zayıf ülkeleri sindirip askeri güçlerini bastırabilecek yeterlilikte silahlarla donatılmış olması tesadüf değildir, bu yolla küresel çıkarlarını beslemektedir. Görüldüğü üzere ekonomik amaçlara askeri güç ile ulaşılmaktadır. Petrol dünya ekonomisinin can damarı olduğu sürece, petrol ticaretinin denetimi, kâra ve azınlıktaki seçkinlerin hükümetlerle şirketler üzerindeki iktidarının çıkarlarına hizmet eder. (Michael Renner, Fulling Conflict) Irak işgalinden birkaç ay sonra, bir Amerikan şirketi olan Hallibur-ton ülkeyi petrol ve doğalgaz sözleşmeleri ile yeniden yapılandırmak için 7 milyar dolar değerinde bir iş aldı. Betchel gibi diğer şirketler de 34 milyon dolarlık sözleşmelerle durumdan benzer şekilde yararlandı. Betchel ve Hallibor-ton’un bir benzer yanı da Amerikan parlamentosuyla aralarındaki yakın ilişkileri. Amerika başkan yardımcısı Dick Cheney, Halliburton’un eski bir yönetim kurulu başkanıydı ve Bechtel’in başkanı Riley P. Bechtel, Bush yönetimindeki ihracat konseyine atanmıştı. Bu arada çatışmalarda ölenlerin sayısı 1 milyonun üzerine çıkarken (ve bu sayı her gün artarken) çoğu Iraklının hâlâ elektriği, içme suyu ve sağlık merkezi bulunmuyordu. Bugün hüküm süren kaos, anarşi olmaktan uzak olmakla beraber, Irak'ın kaynaklarının kontrolünü ele almak ve insanları kendi bencil çıkarları için sömürmek isteyen emperyalist ve bozguncu grupların kanlı savaşının doğrudan sonucudur. Onların güç delisi megalomanilerinde, sıradan Iraklılar mazur görülebilir ‘’eğitim zayiatları’’na dönüştü. Terörle mücadele, Bush ve Blair’ın Irak ve Afganistan’ı işgallerini haklı göstermek için ortaya attığı bir bahaneydi sadece. Müttefik güçlerin yaptıkları dünyayı daha güvenli bir yere dönüştürmekten çok uzaktı, aksine onların iğrenç serüvenleri tepkisel olarak İslami tutuculuğu ve terörizmi arttırdı. Şu da bir başka tiksindirici ironidir ki; ‘’terörle mücadele’’, bir korku havası yaratarak, temel özgürlüklerimizi sistematik biçimde kemiren güç sahiplerinin, konumlarını güçlendirmelerine sebep oldu. Ölümden sağlanan kâr Kâr tutkusu vicdansızca ve insan kaybına aldırmaksızın hareket eder. Savaş ve sinsi silah ticareti, kapitalizmin acımasız ve yok edici yüzünü gösterir. Savaş ve silahlar için harcanan para, temel ihtiyaçları karşılamada harcanan para değildir. Dünyada her gün 24.000 insan açlıktan ölürken, BM hesaplarına göre ABD’nin Irak’taki savaşta harcadığı 87 milyar doları aşan paranın yarısı bile gezegendeki herkese temiz su, yemek, sağlık ve eğitim hizmetleri sağlayabilecek miktardadır. Silah ticareti zengin ülkelerin zengin, yoksul ülkelerin ise yoksul kalmasına hizmet etmektedir. 2004 yılında zengin ülkeler az gelişmişlere 22 milyar dolar değerinde silah satmıştır ve yalnızca Amerika’nın satışları 18,6 milyar dolar olarak hesaplanmaktadır. Silahlar sonuçlara aldırmaksızın satılmaktadır. Örneğin, Endonezya, 1970’lerden başlayıp sonunda geri çekilene kadar Doğu Timor bölgesinde yaptığı soykırımda, Hawk jetleri ve Scorpion tankları gibi ABD’den ithal ettiği savaş araçlarını kullanmıştı. Devletin sıhhati Savaşlar, küçük bir azınlığın bizden istifade etmesine, bize hükmetmesine, emirler vermesine izin verdiğimiz sürece durmayacak. Şirketler, politikacılar ve onların kuklası medya, hepsi işbirliği içindeler. Eski krallar gibi, sahtekârlıklar içinde savaşı başlatır, fakat kendileri savaşta nadiren ölürler. Yoksulların ölüme giden askerler olarak kullanılması, milliyetçiliğin, ırkçı ve dinci görüşlerin beslenmesi ve halkların birbirlerine düşman edilmesi, hükümetlerin tarih boyunca bıraktığı ebedi miraslardır. Afganistan ve Irak’taki sivillerin savaşta kurban edilmesi, sonu görülemeyen bir buzdağının sadece görünen kısmıdır. Zaten istilaya uğramış olan dünyayı daha da istikrarsızlaştıran terörle mücadele (daha doğru bir tanımla petrol savaşı) ile nükleer ve biyolojik silahların modernleştirilmesi ve çoğaltılması olarak görülen soğuk savaş sonrası dönemde, ağır bir askeri felaket olasılığı arttırılıyor. Bunlarla birlikte, kurumsallaşmış medya, hâlâ, insanların binlerce yıldır süren evriminin, insanlığın bir bütün olarak menfaatine olan bir ekonomik sistemle sonlandığı mitini yaymaya çalışıyor. Benzer biçimde, otoriter yapılar, sonsuz bir meşrulaştırma, sorumluluk ve denetim atmosferi oluşturuyor. Bütün bu yalanların ardındaki gerçek ise, milyonları yoksullaştıran, doğal kaynaklar için yapılan ve hepimizi nihai bir sonla tehdit eden yıkıcı savaşları sürdüren, alt üst olmuş acımasız sistemdir. Yalnızca bütün bu sistem ve yapıların net bir değişimiyle ve bu değişimi destekleyecek ideolojik araçlarla savaş makinesi hafızalarda eski bir anı haline gelebilir. Not: Amerika’nın Afganistan’a saldırmasının ardından, vicdani retlerini açıklayan Türkiyeli antimilitaristler Mehmet Tarhan, Erdem Yalçınkaya, Mehmet Bal ve İnci Ağlagül, ret açıklamalarında doğrudan bu savaşa gönderme yapmışlardır
|